Ana içeriğe atla

31 Mart Ayaklanmasının Askeri ve Sivil Bürokrasiye Etkileri



31 Mart Vakası, 6 Nisan 1909’da muhalif Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü’nde öldürülmesiyle başlamıştır. Muhalefet yaşananlara tepki göstermiş ve olayı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mâl etmiştir. Bu cinayetten 5 gün sonra Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’te ayaklanma çıkmıştır (Akşin, 2007: 58).

Değişimler ile arada kalmış bir kültür ve sürekli gerilen bir toplum ile artık sokaklarda kan akmaya başlamıştır. Bir bakış açısına göre darbeye zemin hazırlanması için yapılmış bir komplo olarak görülmüştür. Bu tarz komplo teorileri her zaman olsa da hiçbir zaman kanıtlanamamıştır.

Zemin hazırladığı düşünülen bir diğer durum ise ‘II. Abdülhamit’in uzun süren iktidarının arkasından Anayasa yeniden yürürlüğe girmiştir. Bu dönem “kültürel, toplumsal ve siyasal” alanda yeni bir örgütlenmenin yaşandığı bir dönemdir. Basın, sivil toplum, yazılı medya gibi pek çok alanda ilkler yaşanmıştır. II. Meşrutiyetin ilanından sadece dokuz ay sonra 31 Mart Vakası meydana gelmiştir (Tunçay, 2008: 1). Buradan da anladığımız gibi değişen yani modernleşip batılılaşan yapı geleneksel yapı ile çarpışmış ve batılılaşan yapının olayın nihayetinde üstün geldiğini tarihsel gerçeklik sürecinde görmekteyiz.

Ayaklanma sonrası 24 Nisan günü başkentte isyanı bastırıp kontrolü ele alan hareket ordusu, otoriter rejimlerin genelinde olduğu gibi şeyhülislamlık makamından zorlanmadan fetva almış ve mecliste yapılan oylama ile de padişahın indirilmesini oylayarak çoğunluğu burada da sağlayıp padişahı tahttan indirmiştir. Burada zorlama ve baskı var mıdır sorusu akla gelmektedir fakat müdahale eden ordu, gereken değişiklikleri yaptığı için burada bir baskı olması söz konusu değildir.

Halkın ikinci bir ayaklanma çıkartmamasını ve olayın ordu müdahalesinden sonra dizginlenmesini iki şekilde yorumlaya biliriz. Birincisi ilk ayaklanmanın yapay bir ayaklanma olduğu sorusunu aklımıza getirmektedir. Bu sorunun mutlak hâkimiyet isteyen padişahın ayaklanmada bir desteği olması ihtimalini çok fazla arttırmaktadır. İkinci yorum ise halkın gerginlikten, kutuplaşma, kan dökülmesinden sıkıldığı ve kendini güvende hissetmediği için ve istiap rejimi izleyen padişahtan demokratik olarak tabir edemeyeceğimiz ama daha özgürlükçü ve sürekli her yerde sultanın hafiyelerinin bulunmadığı bir paranoyak sistemi sert ama daha özgürlükçü bir otoriter rejime tercih etmeleri şeklinde yorumlamak çok ta yanlış olmayacaktır.

Bürokrasiye Etkileri

Yönetime de olan bu esaslı değişiklik ordunun müdahil olması en çok ta bürokrasiyi etkilemiştir. Yeni oluşumunu tamamlamaya çalışan modern bürokrasi bu müdahale ile esas amaçlarından birisi olan bürokrasiyi de düzenlemek ve batılılaşıp modernleşen ordu ile bunu hızlıca yapmayı amaçlamıştır. Bu alanı iki ana başlık ta incelemek doğru olacaktır. Sivil bürokrasi ve askeri bürokrasi olarak ayırdığımız bu alanlarda çıkarılmış kanunlar ve sistemlerdeki değişimleri detaylandırarak görmeye çalışacağız. Her ne kadar yönetime askerler de gelmiş olsa amaçları tamamıyla devleti sistemini düzeltmek ve modernleşmiş olan ordu sistemini de bütünleştirerek modern bürokrasiyi kurmayı hedeflemişlerdir.

 Sivil Bürokrasiye Etkileri

İstanbul Vilayeti Teşkilatı Kanunu (04 Ağustos 1909)

31 Mart Vakası devlet yapılanmasında önemli değişikliklere neden olmuş ve ileride planlanan düzenlemeleri de hızlandırmıştır. Yapılan çalışmalar yasama yılının sonlarına doğru şekillenmiştir. Parlamento’nun çıkardığı kanunlar, öyle bir etki yapmıştır ki bu kanunlar 31 Mart’ı gölgede bırakmıştır. Bu düzenlemelerden biri İstanbul Vilayeti Teşkilatı Kanunu’dur.

Yukarıda da görüldüğü gibi sivil bürokraside de hızlı bir modernleşme için radikal kararlar alınmış ve bu kararlar önemli gündem maddeleri olmuştur o dönemde. Bu dönemde özellikle başkentte yönetim ve yetki karmaşaları hakim olmuştur. Kurumlar arasında artarak giden yetki çatışmalarını sonlandırmayı hedefleyen bu yasa ile Zaptiye Nezareti kaldırılmış yerine Emniyeti Umumiye Müdürlüğü kurulmuştur. Buradan gördüğümüz gibi eskiden kalmış kurumlarda değişime ve modernizasyona gidilmeye çalışılmıştır. Bu devlet içerisinde yeni yönetimin hızlı kadrolaşmaya çalışması gibi de yorumlandığı olmuştur zaman zaman.

‘Kanunun 4. maddesine göre Zaptiye Nezareti kaldırılmıştır. Ülke genelinin güvenliği artık Emniyeti Umumiye Müdüriyetinin sorumluluğundadır. Vilayetlerdeki Polis Müdüriyetleri ve zabıtalar Emniyeti Umumiye Müdüriyeti altında teşkilatlanır. Bu kurumlar Dâhiliye Nezaretine bağlı kurumlardır. Polis müdüriyetleri taşrada, valiye bağlı olarak çalışacaklardır. Bu durum İstanbul valisinin emrinde zabıta ve İstanbul Vilayeti Polis Müdüriyeti bulunduğu anlamına gelmektedir (EGM Arşivi, https://www.egm.gov.tr/Sayfalar/1908-1918Donemi.aspx).   

Yani yeni bürokrasi ile birlikte ülke genelinde hakimiyeti ve kontrolü ele alıp düzenlemeleri tüm yurda yaymayı amaçlamışlardır.

Askeri Bürokrasiye Etkileri

Deniz ve Kara Orduları Personelinde Yapılan Düzenlemeler (26 Haziran 1909)

İttihat ve Terakki fırkasının gücünün iyice arttığı 31 Mart sonrası sivil bürokraside yaptıkları gibi askeri bürokraside de modernleşmeye ve değişimlere gitmişlerdir. Ordu içerisindeki subayların rütbelerinde bir bekleme süresi olmaması yüzünden bu şekilde bir düzenleme ile rütbe tenzilinin bir düzene bağlanması amaçlanmıştır. Bu farklı bir bakış ile ordudan karşıt düşüncedekileri tasfiye etmek için yapıldığı savunulsa da düzeni olmayan bir sistemi düzenlemek ve bir kontrol mekanizması altına bağlamak amaçlanmıştır.

‘Berri ve Bahri Erkân ve Ümera ve Zabitanın Tekaüdü için Tayin Olunan Sinler Hakkında Kanun ile birlikte askerlerin terfileri ve her bir rütbede kaç yıl çalışacakları gibi bir dizi düzenleme yapılmıştır. Beş maddeden oluşan kanuna bir de geçici madde eklenmiştir (Eralp, 1989: 124).

Rütbeler ümera, erkan ve zabitan olmak üzere üç kısım olarak ele alınmaktadır ve rütbelerin her birine hizmet süresi belirlenmiştir. Subay sınıf ayrımları ile yeni bürokratik yönetimi ve hiyerarşiyi daha net bir şekilde ayırmıştır.En alt rütbeden en üst rütbeye kadar her rütbede ki personelin en fazla kaç yaşında olması gerektiği bu kanun ile düzenlenecektir. Ordu teşkilatında alaylı ve mektepli olmak üzere iki tür subay bulunmaktaydı. Alaylı subayların sayısı mektepli subaylardan çok fazlaydı. Bu da yeni tip batılı tarzda okullarda okuyan subaylar ile alaylı subayların arasında ciddi bir kültür farkı yaratmıştır. Batılı ve modern bürokrasiye geçişi tamamlamak isteyen yeni yönetim alaylı subayların ilerlemelerini olabildiğince yavaşlatmış ve emekliye sevk etmiştir. Bu kanunun esas amaçlarından bir diğeri de ordunun gençleştirilmesidir. Çünkü ordu içerisinde çokça bulunan daha önceki kanun eksikliği yüzünden rütbelerinde ilerleyememiş ve ihtiyarlamış subaylar çokça bulunmaktaydı. Öncelikle en yaşlı subaylardan başlayan bu tasfiye yerlerine yeni ve genç subayların getirilmesi ile devam etmiştir. Ancak teşkilatlanması çok büyük olan orduda yeni subaylar ile tasfiye edilen subayların yerini dolduramamıştır. Trablusgarp ve Balkan Savaşları zamanında bu emekli edilen subaylar tekrar göreve çağrılmıştır. Yani çok doğru planlanmış bir kanun savaş ve imkânsızlıklar nedeni ile pek başarılı olamamıştır.


Hasan Talha ONUK
2.11.2019


KAYNAKÇA

Akşin, S. (2007).  Kısa Türkiye Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Birinci
EGM Arşivi. 1908-1919 Dönemi.  https://www.egm.gov.tr/Sayfalar/1908-1918Donemi.aspx   
Eralp, N. (1989). İkinci Meşrutiyet’te Silahlı Kuvvetler ile İlgili Üç Önemli Kanun” Dördüncü Asker Tarih Semineri Bildiriler. Ankara: Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi.
Tunçay, M. (2008). “En Uzun Yıl”, II. Meşrutiyet'in İlk Yılı 23 Temmuz 1908-23 Temmuz 1909. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re