Ana içeriğe atla

Bâb-ı Âli Baskını




31 Mart ayaklanmasından sonra tüm yurdun ve başkentin kontrolü İttihat ve Terakki’nin hâkimiyetine geçmiştir. Ellerindeki bu fırsatı, isyan ettikleri despotluk sistemine çevirmişler ve bir baskı kurmuşlardır diye yorumlayanlar olsa da o dönemki koşullar göz önünde bulundurulunca buna mecbur kaldıkları görülmektedir. Zor zamanlarda zor kararlar alınması gerekmektedir. Olaylar böyle gelişince İttihatçılara tepki yükselmiş ve ilk muhalefet partisi 1911 yılında Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında kurulmuştur. Fakat İttihatçıları durdurmamışlardır. 1912 yılında bir “sopalı seçim” yapılmış ve İttihat ve Terakki bu gayri meşru seçimden galip çıkmıştır. Bu olayın ardından Halaskar Zabitan olayı gerçekleşecektir. Ordu siyasetle iç içe geçmekte ve Balkan savaşı başarısız gitmektedir. Bu arada kabine değişikliği yaşanmış ve Kamil Paşa hükümeti kurulmuştur (Küçük, 1991: 389). Bu olayları baskıcı bir otoriter rejim olarak yorumlamak mümkündür fakat tarih bugünden değildir ve o gün içinde bulunulan şartlardan incelenmelidir. ‘Balkan savaşı esnasında Bâb-ı Âli’ye bir baskın yapılmış ve Kamil Paşanın istifası alınarak yerine Mahmut Şevket Paşa sadrazam yapılmıştır. Bu olaydan sonra Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşında yenildiği 1918 tarihine kadar İT’nin baskıcı rejimi hüküm sürmüştür (Küçük, 1991: 390).
‘Bu hükümet darbesinin ardından Cemal Bey (Paşa) İstanbul muhafızlığına getirilmiştir (Kabacalı, 2016: 15). Cemal Paşanın tarih sahnesinde ve İttihatçılar arasında yükselmesinin bu aldığı muhafızlık görevi ile başladığı ve onun için önemli dönüm noktalarından biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Baskının hemen arkasından “Azmi Bey polis müdürlüğünü ve Enver Bey'in amcası Halil Bey merkez kumandanlığını ele geçirmişlerdir. Talat Bey, Dâhiliye Nazırı vekili sıfatını kullanarak vilayetlere hükümetin değiştiği yönünde telgraflar çekmiştir. (Küçük, 1991: 390).  Burada görüldüğü üzere yönetime el koyan İttihatçılar, stratejik noktaları ele geçirerek diğer gruplardan gelebilecek bir karşı darbeyi def etmeyi ve diğer merkezlere haber vererek koordinasyon sağlamak için önemli bir adım atmışlardır. Cemal Paşa hatıralarında Enver Paşa’nın “Harbiye Nezaretine geldikten sonra, ordunun yeniden düzenlenmesiyle uğraştığından ve ilk iş olarak, ordu kumanda heyetinin baştan aşağı gençleştirilmesi” (Kabacalı, 2016: 99) için çalıştığından bahsetmektedir. Yani görmüş olduğumuz gibi Enver Paşanın yönetime geldiği anda modernizasyon çalışmalarına başladığına tarihi notlar ışığında ulaşıyoruz. Bu batılı eğitim almış subaylar daha doğrusu paşalar yönetime geldiklerinde devleti modernize etmeye kendilerini adamışlardır. Bunun en büyük örneğini orduda yani geldikleri yetiştikleri kurumda yapmaya çalışmışlardır. Zaten yapılması en mümkün olan kurum o dönem şartları içerisinde önceden başlamış olan modernize çalışmaları ile yetişen genç subaylar artık üst rütbelere gelmiş ve uygun angajman oluşmuştur. Ordu içinde bulunduğu sert ve dikey hiyerarşi ile Weberyan sisteme en uygun ve modernleşmenin temeli olarak görüldüğünden burası üzerinden devam ettirmenin en doğru hareket olduğunu yorumlaya biliriz. ‘Bütün askeri meziyetleri, rütbelerinin galonlarını taşımaktan ibaret olan ne kadar erkân (general), ümera (üstsubay) ve zabitan (subay) varsa hepsini emekliye sevk etmiş ve miralaylardan (albaylardan), kolordu kumandanları; kaymakamlardan (yarbaylardan), fırka (tümen); binbaşılardan, alay ve yüzbaşılardan, tabur kumandanları yapmıştı. Harbiye Nezareti dairelerini, düzenleme heyetinin teklifi gereğince yeniden düzenlemiş ve muhtelif dairelerin yönetimini Alman üstsubaylarına vererek ordunun seferberlik planlarını tanzim ettirmiştir (Kabacalı, 2016: 99).
Seferberlik ilanı ve yapmış olunan sistematik planlar aslında biraz da modern devlet sisteminin yavaş yavaş oturmaya başladığını göstermektedir. Alman destekli bu olay dış destekli bir darbe olarak yorumlamak yerine daha çok Prusya ordu sistemi gibi büyük bir düzenin desteğini ve modernleşmek için alındığı örneği olarak görmek gerekir. Çünkü tarihte baktığımızda Prusya için savaş tarihçilerinin şu sözünü ortaya koymak yeterli olacaktır. Prusya ordusu olan bir devlet değil, devleti olan bir ordudur. Zaten bu paşaların aldıkları eğitim her ne kadar Fransız modelli ve temelli de olsa aldıkları eğitimde okudukları kitapların yazarları hep Prusyalı generaller ve stretejistlerdir. Bu dönemde de ordunun modernleşmesi için getirilen Prusyalı subaylar da çoğunlukta olduğu için İttihatçıların bu olayını Alman hayranlığı yerine iyi ve doğru olanı yani o dönem orduda modern olanı örnek almak olarak görüle bilir. Buna rağmen o dönem şartlarında Mahmut Şevket Paşanın şu demiş olduğu gerçeğini de asla göz ardı etmemeliyiz. Balkan savaşları sonrası ciddi manada yıpranmış olan Osmanlı ordusu ve yeni başlamış modernleşme çabaları ile iyice boğulmuş durumdadır. Geleceği iyi bir şekilde yorumlayan Mahmut Şevket Paşanın ağzından şu sözcükler dökülmüştür. “Bir cihan harbi çok yakın ve kapımızdadır. Bu harbin dışında kalmamız mümkün değildir. Fakat ordumuzun durumu hiçte içler açıcı değildir. Hele donanmanızın durumu daha dün kurulmuş olan Yunanistan ile bile harp edecek durumda değildir. O yüzden bu harbin içine çekileceğimizde yanında bulunacağımız devlet bizi donatacak olan devlet olmalıdır.” (Kabacalı, 2016: 146). Bu sözleri ağzından döktükten yaklaşık bir sene sonra bu savaş çıkmış ve kapımıza dayanmıştır. Bu sözleri duyan ve de aldıkları aynı eğitim dolayısı ile benzer düşüncelerde olan Enver Paşa da burada aynı hükümde olmuştur. Yani olayı detaylı inceleyince modernizasyon ve donanım eksikliğini görüp Almanların yanında bu sözü alarak savaşa girilmiştir. Bu modernleşme ve donanımların yalnızca bir kısmı verilmiştir ama. Yani verilen sözler tutulmamıştır.
Daha sonra Bahriye Nezaretine (Deniz Bakanlığına veya Deniz Kuvvetleri Komutanlığı) getirilen Cemal Paşa öncelikle elinin altında olan donanmada bir değişiklik ve modernizasyona gitme derdinde olmuştur. Bahriye Nazırı Cemal Paşa, göreve gelir gelmez Bahriye Şurası adı verilen nezaret organını kaldırmıştır. İngiliz amirallere bu yaptığı işleri söyleyen Cemal Paşa, bu askerlerin önerileri ve öngördükleri düzenlemeleri gerçekleştirmiştir.
Bu şifahi tetkiklerden sonra Amiral Gambel ile Amiral Limpus'un nezaret daireleri hakkındaki layihalarını okudum ve onlardan esinlenerek kendi düşüncelerimin de yönlendirmesiyle bir teşkilat nizamnamesi kaleme aldım. Bu nizamname gereğince Nezaret Müsteşarlığı ve Bahriye Şurası kaldırılacaktı. Bahriye Nezareti, dört daire ile bir sıhhiye müfettişliğinden ve bir de muhasebe müdüriyetinden oluşacak ve Birinci Daire Reisi, Erkanıharbiye-i Bahriye Reisi unvanını taşıyacaktı. Her dairenin reisi, kendi idaresine ilişkin işlerin hepsi hakkında kesin kararlar vermeye ve kendi mesuliyeti altında nezaret makamına arz etmeye mecburdu. Esasen bir daireye ilişkin, fakat sair daireler ile de alakalı olan meseleler için takibat yapılması ve sair dairelerden karar alınması, daire reisinin vazifesindendi (Kabacalı, 2016: 101-102).
Kara kuvvetlerinde de tasfiye başlamıştır değişim için gerekli görülen bu tavsiyeler orduyu yenilemeyi buradan yola çıkarak devleti yenilemeyi ve düzenlemeyi amaçlamıştır. Yine bu değişimler daha çok genç ve batılı eğitim alan subayları ön plana çıkartmış ve hızlı yükselmelerini sağlamıştır. Bu devletin modernleşesi açısından ne kadar büyük bir katkı sağlamış olsa da bu gençlik ateşi içlerinde olan subayların bu kadar hızlı yükselmeleri er meydanı yani savaş tecrübesini tam alamadan bölük ve tümenlere komuta edebilecek seviyelere gelmesi askerî açıdan çok büyük hatadır. Balkan savaşlarında görev almış subaylardan çoğu emeklilik veya ihraç yoluyla ordudan uzaklaştırılmışlardır. Bu sistem savaş tecrübesi olan subayların ordudan uzaklaştırılması bize daha sonra çok ağır geri dönüşler yaşatmıştır. Şevket Süreyya Aydemir Enver Paşayı anlattığı kitabında, ülke harp durumunda bulunmasına rağmen, orduda büyük tasfiyeye gidildiğinden söz etmektedir.  Her ne kadar tarihçilerin gözü ile incelendiğinde Şevket Süreyya Aydemir’in kitabının üçüncü cildi çok yanlı ve şahsi siyasal görüşünün etkisinde olsa da bu dönemki içinde bulunulan durumu çok gerçekçi ve doğru şekilde ifade etmiştir. Alaylı subaylar daha önce bahsetmiş bulunduğumuz tensikat kanunuyla ihraç edilmiştir v ya ordudan emekli edilerek uzaklaştırılmıştır. Şevket Süreyya Aydemir’in deyimiyle ‘kara kuvvetlerinde de “gençleştirmeye” gidilmiştir. Bu durum aynı zamanda tensikat kanununun gerekçesidir. Yani yaşı gelenlerin emekli edilmesi yoluna gidilmesi bu yol ile rütbede fazla bekleyen subayları emekliye sevk edilmesi ve uzaklaştırılması amaçlanmış ve başarılmıştır. Ayrıca ordu eğitim sistemi Alman eğitmenlere terk edilmiş ve bir “ıslahat” yapılması planlanmıştır. (Aydemir, 1971: 394).
‘Dönemin şahitlerine göre ordu içerisindeki “genç ve ateşli subaylar”, eski askerlerin ordudan uzaklaştırılmasını heyecanla beklemektedirler (Ayışığı, 1997: 112). Burada daha çok devlet ve vatan aşkı ile yanan genç subayların devletin içinde bulunduğu kötü durumu gördükleri gerçeğini ve aldıkları batılı eğitim ile modernleşmeyi amaçlamışlardır. Türk Ordusu her zaman kendini sadece asker olarak değil vatanın kurucu kurtarıcı ve idarecisi olarak görmüştür. Bu Jöntürklerden süre gelen ve kaybolmayan ordu millet anlayışının varlığını göstermektedir.  ‘Bu askerler amaçlarının orduyu gençleştirmek olduğunu ifade etseler de asıl niyetleri kendi hırslarını tatmin, geleceklerini garantiye almak ve ordu bürokrasisi sayesinde parlak bir kariyer edinmektir (İnal, 2013: 1978). Tabi ki böyle yorumlara rastlamak son derece doğaldır. Muhakkak ki içlerinde böyle olanları da vardır. Ama böyle bir genelleme yapmak çok yanlıştır ya da şöyle demek daha doğrudur her yerden herkes ben daha iyi yönetim yapacağım modernizasyonu ben sağlayacağım ve devleti kurtaracağım anlayışı daha bu subayların harbiyedeyken almış olduğu eğitimin de katkısı azımsanmayacak kadar çoktur. İzzet Paşa Harbiye Nazırlığından istifa ettirilmiştir ve ondan sonra yerine Enver Paşa Nazır olmuştur. Liman Von Sanders’in hatıratlarında geçen sayıları göz önüne alırsak 1100 subay emekliye ayrılmıştır. Bu olayın nedeni, Paşa’nın bu askerleri “siyasi rakibi” görmesidir diye yorumlayan çok insan vardır fakat modernleşme açısından bakarsak bunun gerçekçiliğinin olmadığını görürüz. Çünkü yeni gelen iktidar dış düşmanlarla savaşla ve modernleşme ile uğraşırken birde iç muhalefet ile uğraşmak istememiş ve bunu göze almamıştır. Tabi daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi bu olayın amacı modernleşmek değildir. Modernleşmenin amacı devleti içinde bulunduğu sıkıntıdan çıkartmak, halkı baskıdan kurtarmak ve hürriyet fikrini okumuş tadını almış subayların vatanı kurtarma aşkıdır. Bu aşk onları batıda gördükleri fikirlere ve bunları kendi yurtlarında uygulamaya götürmüştür. Paşa bu noktada çok sert davranmıştır. İhraçların sebebini soran Sanders’in aldığı cevap ise bu askerlerin Balkan Savaşlarında başarısız olduğu, görevlerini yapamadıkları ve yaşlı oldukları yönündedir. Liman Paşa’ya göre bu gerekçeler “izafidir” ve oğru da değildir. Birçok subay Harbiye Nezaretinin mahzenlerin atılmıştır. Sebebi ise Enver Paşa’nın bu askerlerden karşı bir darbe beklemesi ve kendince önlem almasıdır. Tutuklamalar sadece İstanbul’da değil Anadolu’da da yaşanmıştır (Sanders, 2016: 15). Tutuklamalar konusunda herkesin sert davrandığını düşündüğünde hürriyet kahramanı olan başkumandan vekili Enver Paşa vatan için alınması gereken gerçek tedbirleri almıştır.  
Teşkilat-ı Mahsusa gibi gizli servisin temelini atan bir kurumu da yine kurmuş olan İttihatçılar önceden sultana bağlı olan ve daha geleneksel ve moderne yeni geçiş yapmaya çalışan sistem arasında kaybolan bu düzeni yenisini kurarak modern sistemin ilk istihbarat teşkilatını batılı anlamda Teşkilat-ı Mahsusa kurulmuştur.

Hasan Talha ONUK
27.11.2019


KAYNAKÇA

Aydemir, S. (1971). Makedonya'dan Ortaasya'ya Enver Paşa. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Ayışığı, M. (1997). Mareşal Ahmet İzzet Paşa: (Askerî ve Siyasî Hayatı). Ankara: Türk Tarih Kurumu.
İnal, K. (2013). Son Sadrazamlar. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Kabacalı, A. (2016). Hatıralar Cemal Paşa. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Sanders, L. (2016). Türkiye’de Beş Yıl. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re