Ana içeriğe atla

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden



GİRİŞ

Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır
.

Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aşamalı bir şekilde gelen laikliğe anayasada da sık sık atıfta bulunulmuştur. Laiklik kavramının, toplum ile din arasında bir sınır meydana getirmesinin, Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında gerçekleştirilen düzenlemelerle de alakalı olduğunu söylemek mümkündür. Cumhuriyet tarihi boyunca en yoğun etkisini dini eğitim alanında gördüğümüz laikliğin ilk uygulamaları da eğitim alanında yaşanmıştır. Cumhuriyet tarihinde uzun bir süre belli bir sisteme oturtulamayan din eğitimi ve öğretimine, laik sistem her zaman etki etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, toplumun çağdaşlaşması ve gelişmesi için eğitimin en önemli faktör olduğunun farkındaydı. Laik ve çağdaş eğitim sisteminin geleceğe etkisinin olumlu olacağı muhakkaktı. Bu nedenle Mustafa Kemal, eğitim konusuna çok önem verdi ve eğitim konusunda yapılan devrimlerde başrol oynadı. Mustafa Kemal Atatürk eğitimin önemini vurgulamak için şu sözleri kullanmıştı:

“ En mühim ve en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitim bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esarete terk eder.”


LAİK EĞİTİM

Laik Eğitimin Tanımı


Laik eğitim, modern eğitim sistemlerinin vazgeçilmez ilkelerinden biridir. Laik eğitim sistemiyle ülke eğitimi, dini kalıplardan, dini cemaat veya herhangi bir gerici örgütün etkisinden arındırılır. Laik eğitim sistemi bir toplumun çağdaşlaşması ve gelişmesi için gereken en önemli faktörlerden biridir. Dini ve dogma kalıplardan arındırılmış, akla ve bilime dayanan sistem geleceğe umutla bakmak için gereklidir.

Laik eğitim din karşıtı bir sistem değildir. Aksine dini inançların varlığı ve özgürlüğü için gerekli olan bir sistemdir. Laiklik ilkesi her türlü inanca ve düşünceye saygı duyulması gerekliliğini içerir.


Laik eğitim; bağnaz olmayan, özgür düşünceli insanlar yetiştirmeyi hedeflediğinden dolayı demokratik düzenin olmazsa olmazıdır.
   
Prof. Dr. Ahmet Saltık laik eğitim kavramına şu şekilde dikkat çekiyor (
www.ahmetsaltik.net):

“ Laik eğitim, dinden buyruk (emir) almayan eğitimdir. Laik eğitimde; öğretim programları ve ders içerikleri bilimsel ilkelere dayanır, yönetici ve öğretmenler nesnel (objektif) davranışlar gösterir, çocuk ve gençler bağnazlıktan uzak tutulur. Veli’nin çocuğunda istediği dinsel eğitimi vermede ya da vermemede özgür olması, kız öğrencilere örtünmeleri için siyasal, parasal ve manevi baskı yapılmaması laik eğitimdir.” [1]

 Eğitim Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca ise laik eğitim kavramını şu şekilde açıklamıştır (www.egitimsen.org.tr):

“Laik eğitim, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi “dinsizlik eğitimi” demek değildir. Aksine, doğrudan doğruya inançlara ve onların varlığına dayalı bir kavramdır. Dünyanın her yerinde bilimsel eğitimin ön koşulu laikliktir ve laik olmayan bir eğitim sisteminin ne bilimsel olması ne de demokratik bir içerikte öğretilmesi mümkündür.” [2]

Avrupa’da Laik Eğitim

Avrupa’da laik eğitim kavramının ortaya çıkışı tarihsel koşulları ve dayanakları farklı laik eğitim modelleri doğurmuştur. Avrupa’da laik eğitim sistemi farklı gelenek ve modellerle şekillenmiştir. Kilisenin çözülmesine bağlı olarak Avrupa’da oluşan farklı din-siyaset-devlet ilişkisinin laik eğitim ve okul konusundaki farklı yaklaşımların temelini oluşturduğunu görüyoruz. Bu bağlamda Avrupa’da üç tip laik eğitim modelinden bahsedilebilir: liberal seküler iki model ve köktenci sekülerlik.  Liberal seküler modelin bir örneğinde, öğrenciler mensup oldukları dini sembolleri belirli sınırlamalar altında okullarında kullanabilmektedir. Dini semboller okul binasında veya sınıflarında kullanılabilir. İkinci liberal seküler modelde, din yasayla okul müfredatının dışında tutulmakta, dini sembollerin okul civarında görülmesine izin verilmemekte, okul dini inanca karşı tutum almamakta ancak din ve devlet eğitimi arasındaki ayrım yasayla belirtilmiş durumdadır. Üçüncü model olan Fransız Laik Eğitim sisteminde din okul müfredatının dışındadır. Din akıldışı ve bilimsel dünyanın dışında bir alan olarak kabul edilmekte ve büyük ölçüde kamusal alanda sınırlandırılmaktadır. Din dışı yaklaşım modern yaşamın doğal sonucu olarak kabul edilmektedir.

 Bu üç modelin ortak noktası bilimsel eğitimin temeli olan laik müfredattır. Kullanılan model ne olursa olsun laik ve bilimsel eğitim konusunda tutum aynıdır. Bu nedenle laik eğitimin olmazsa olmazı bilim ile dogmanın mutlak ve kesin ayrımıdır.

Türkiye’de Laik Eğitim


Günümüz Türk eğitim sisteminde, 1973 yılında çıkartılan Milli Eğitim Temel Kanunu ile Türk Milli Eğitiminin temel ilkeleri demokrasi kurallarına uygun bir biçimde yasallaştırılmış. Milli Eğitim Temel Kanunu’nda laik eğitim olgusuna şöyle yer verilmiştir:

“ Madde 12: Türk milli eğitimde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilkokul ve ortaokullar ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır. ”

Türk tarihinde laik eğitim kavramı geniş çaplı olarak tartışılması Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde gerçekleşti. Atatürk ve dönemin politikacıları laik ve milli bir eğitim sistemi kurmak için çalışmalar yürüttü. Bu bağlamda yapılan devrimler hem Türkiye’nin gelişimine önemli katkılar sağlamış hem de yıllarca süren tartışmalara sebep olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında gerçekleştirilen laikleştirme politikalarından önce Osmanlı Devleti’nin yönetim, toplum ve eğitim kurumları üzerindeki laiklik etkilerini incelemek gerekir. Osmanlı yönetim ve eğitim hayatında hâkim olan ideolojinin laiklik olduğunu söylemek güçtür. Bunun nedenleri olarak; Osmanlı padişahlarının dini bir unvan olan halifelik unvanına sahip olması, toplum yapısının dini mensubiyete göre parçalara bölünmüş olup, kamu haklarından bu mensubiyet esasına göre yararlanılabilmesi ve eğitim sistemlerinin dini cemaat liderleri tarafından düzenlenip yürütülmesi gibi belli başlı örnekler gösterilebilir.

Osmanlı Devleti’nde en önemli eğitim kurumu medreselerdi. Dini eğitimin yanında fizik, kimya, matematik gibi alanlara da yer veren medreseler özellikle Osmanlı Devleti’nin yükselme dönemlerinde çağının ötesinde eğitim veren bir kurum olarak görülüyordu. Ancak Osmanlı’da gerileme döneminin başlaması her kurum gibi medreselerin de sorgulanmasına sebep olmuştur. İmparatorluğun çöküş sürecine girmesiyle eğitim alanında yenilikler yapılmaya başlanmıştır. Öncelikli olarak askeri eğitimde olmak üzere çok sayıda batı modelinde eğitim kurumları kurulmuştur. Bu dönemde batılı okullar modern eğitimi, medreseler ise geleneksel eğitimi temsil ediyordu. Bu durum eğitimde ikilik oluşmasına sebep olmuştur.

Atatürk bu ikili yapının gelişmenin önündeki en büyük engel olduğunun farkındaydı. Atatürk’e göre geleneksel eğitim sistemi bilimsel düşünceye kapısını kapamış, çağın gerekliliklerine ve toplumun ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktı. Geleneksel eğitim sistemi yaratıcılığı ve yaratıcı yeni kuşakların yetişmesini engelliyordu. Yapılacak iş, bu eğitim ve kültür yapısını, milli ve laik değerlere uyumsuzluk gösteren ögelerinden arındırmak; toplumu, laik değerlerin ağırlıklı olduğu çağdaş bir kültüre ve modern bir yaşam tarzına ulaştırmaktı. Çağdaş devlete uygun bir toplum yapısı inşa edilmeliydi. Bunun yolu da çağdaş laik bir eğitim sistemi kurmaktan geçiyordu.

Atatürk eğitimi Doğu ve Batı etkisinden kurtararak, milli bir eğitim sistemi oluşturmak için çalışmalara başladı. Yeni eğitimin temeli dini ve dogma kalıplardan arındırılmış, akla ve bilime dayanan laik sistem üzerine kurulacaktı.


TÜRKİYE’DE EĞİTİM ALANINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN LAİKLİK POLİTİKALARI


1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu

Osmanlı Devleti gerilemeyi önlemek için kendisinden üstün gördüğü Batının eğitim kurumlarını taklit eden kurumlar açma yoluna başvurmuştu. Geleneksel eğitim kurumlarına ve eğitim sistemine dokunulmadan gerçekleştirilen bu yenilikler farklı görüşlere sahip gençlerin yetişmesine yol açmış ve milli birlik sağlanamamıştır. Farklı sistemlerde okumuş, farklı iki görüş arasındaki anlaşmazlıklar görülüyordu. Halkla iç içe olan medreseliler ve halktan uzaklaşmış mektepliler her sorunu kendi öğrenimlerine göre çözmek istiyor ve ona göre fikir belirtiyordu. Bu da devlet yönetimde ve toplumsal olaylarda ikiliğe sebep oluyordu. Milli duygu ve birlikteliğe önem verilmeyen bu sistemde yabancı kökenli okullar hızla yayılmıştı.

Osmanlı Devleti’nden miras kalan bu ikili eğitim sistemi Cumhuriyet’in ilk yıllarında geniş eleştirilere sebep oluyordu. Ulusal kültürü oluşturmak, toplumda birlik sağlamak ve millete dayalı egemenlik fikrini gerçekleştirmek için farklı programlar uygulayan, farklı insanlar yetiştiren bu eğitim kurumlarını birleştirmek Cumhuriyet’i kuranlar için zorunluluktu. Çünkü yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal temellere dayandırılması isteniyordu.

Mustafa Kemal Atatürk 1921 Ankara Maarif Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmada eski gücümüzü kaybetmemizin en büyük sebebinin, eğitim ve öğretim sistemi olduğunu belirtmişti. Kullanılan bu ikili eğitim sisteminin gelişmeye engel olduğu açıktı. Bu nedenle Mustafa Kemal Doğu ve Batı etkisinden arındırılmış laik ve milli bir eğitim programının oluşturulmasını istedi. 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu 3 Mart 1924 tarihinde 420 kanun numarası ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak eğitimde birlik sağlandı. Ulusal egemenliği yaşam biçimi haline getirmiş bir kuşak yetiştirmek, birliği sağlamak ve ulusal egemenliği gerçekleştirmek için farklı müfredatlar üzerinden giden, farklı insanlar yetiştiren eğitim kurumlarını birleştirmek bir gereklilikti. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri laik ve milli bir sistem üzerine kuruluyordu. Tevhid-i
Tedrisat Kanunu ile birlikte eğitim sistemi milli ve laik esaslar çerçevesinde yapılandırıldı. Dinsel ve siyasal amaçla eğitim yasaklandı. Darülfünun’da İlahiyat fakültesi kuruldu ancak bu kurum üniversite reformundan sonra kapatıldı. Milli bir amacı olmayan, zararlı faaliyetleri ile dikkat çeken yabancı kökenli okullar, tıpkı Türk okulları gibi Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanarak kontrol altına alındı.

 Tevhid-i Tedrisat ile aynı gün kabul edilen Halifelik ve Şeriye-i Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması ile öğretim birliğini önleyecek ve laikleşmeyi engelleyecek faktörler ortadan kaldırıldı.

Ülkemizde laik eğitim sisteminin oluşturulması için atılan en önemli adımlardan biri olan Tevhid-i  Tedrisat Kanunu’nun kabulü halkın büyük bir kesimi tarafından desteklense de dine yakın kuruluşlar olmak üzere belirli bir grubun tepkisini çekmiştir. Sedat Senermen “Atatürk, İslam ve Laiklik” adlı kitabında o dönemden şu şekilde bahsetmiştir:

“ Tevhid-i Tedrisat yasası başladı itibaren basında konuyla ilgili tartışmalar çıkıyordu. Kanunun, medreseleri kaldırmaya yönelik ifadelerinin, bu kurumlarla birlikte din eğitimi ve öğretimini kaldırma şeklinde anlaşılıp anlaşılmadığı şeklinde beyanlara rastlanıyordu. Burada aslında karşı çıkılan husus, medreselerin din eğitim ve öğretim kurumları olarak devam etmesi gerektiği, yeni açılan kurumların devam ve nitelikli din görevlisi yetiştirebilmesi için bunun gerekli olduğudur. … Tevhid-i Tedrisat’ın getirdiği hükümler incelendiğinde, bu yasanın Türkiye’nin gerçeklerine ve gereklerine uygun bir kanun olduğu görülür. Kanun Türkiye’de din adamı ve din bilgini yetiştirme görevini öteki bilim alanlarında ihtiyaç duyulan elemanları yetiştirme göreviyle birlikte eğitim işleriyle görevli bir bakanlığa, Milli Eğitim Bakanlığı’na vermektedir.”[3]
 
Dünyanın her yerinde çağdaşlaşma ve laikleşme akımları, toplumun dinselleşmesiyle, dine yönelmesiyle aynı döneme denk gelir. Çünkü dinselleşme, çağdaşlaşmaya karşı kendi kabuğuna çekilme ve korunma hamlesidir. Laikleşmeye ve çağdaşlaşmaya karşı nitelikte olan her tepkinin altında din olgusu yatmaktadır. Geleneksel kimliği tehdit ve tehlike altında olan her toplum din olgusunu korumaya çalışmış ona sıkı sıkıya sarılmıştır.

Atatürk’ün milli temellere dayanan çağdaş bir devlet ve toplum amacına yönelik toplumsal ve kültürel değişim devrimi zincirinde önemli bir halka olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu, günümüz şartlarına uymada başarısız olmuş eski eğitim ve öğretim yönetmeliğini değiştiren siyasal ve kültürel dönüm noktası olmuştur. Eğitimin birleştirilmesi ile iki farklı zihniyet ulusal ve laik zeminde birleştirilmeye çalışılmış, çağdaşlığa yaklaşmanın koşulları yaratılmak istenmiştir.

1925 Ankara Hukuk Fakültesi’nin Açılması

Osmanlı Devleti’nde geçerli olan hukuk mevzuatı kaynağını İslam dininden alan şer’i hükümler içeriyordu. Mustafa Kemal Atatürk, tıpkı eğitim sistemi gibi dönemin kanunlarının ve adli teşkilatının da çağın gerekliliklerine uymadığını ifade ediyordu. Bu gelişmeler temelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hukuk okulu olarak 1925 yılında “Ankara Adliye Hukuk Mektebi” adıyla açıldı. 3 Mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile laik sistemin temelleri atılmış, hemen ardından 8 Nisan 1924’te şer’i mahkemelerin varlığına son verilmiştir. Tüm bu gelişmeler laik ve modern hukuk sisteminin kurulmasının ve bu yeni hukukun öğretiminin yapılabilmesinin hazırlık aşamalarıdır.

Cumhuriyetin amaçlarından biri tüm vatandaşlar arasında dine veya cinsiyete göre ayrım yapılmaksızın tam eşitliğin sağlanması ve hukuk sisteminin modern bir biçimde düzenlenmesiydi. Bu bağlamda modern bir hukuk sisteminin yaratılması için öncelikle hukuk eğitiminin değiştirilmesine karar verildi. Başta Medeni Hukuk olmak üzere tüm hukuk sisteminin değiştirilip, eski hukuk sistemi ile ilişkisi kesilmiş hukukçular yetiştirmek amaçlandı.

Ankara Hukuk Mektebi bu noktada eski hukuk sistemini mülga etmek, yeni ve modern hukuk sistemini uygulayacak geliştirecek hukukçular yetiştirmek üzere kurulmuştu.

Cumhuriyet’in ilk yüksek öğretim kurumu olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, kurulduğu dönemden beri yetiştirdiği hukukçular ve yeni hukuk sisteminin oluşturulmasına sağladı katkılar ile Türk toplumunun çağdaşlaşmasında çok önemli bir yere sahiptir.

1926 Uluslararası Takvim ve Saatin Kabulü

Türkiye’de saat sistemini 1926 yılında yürürlüğe giren kanun ile değiştirildi. Daha önce ülkede kullanılan saat sistemi “alaturka saat” sistemi idi. Ancak bu sistem ulusal birliği sağlayamıyordu. Bu nedenlerle modern saat sitemine geçildi.

Halkın yeni saat sistemine adaptasyon süreci sancılı oldu. Valiliklerin muvakkithanelerdeki ezani saatleri kaldırması, resmi dairelerde yeni sistemi kullanmaya başlaması ile uyum sıkıntıları azaltıldı.
26 Aralık 1925’te kabul edilen kanunla birlikte Miladi takvim kabul edildi. Önceki dönemlerde Osmanlı’da Tanzimat’a kadar Hicri takvim uygulanmış, Tanzimat’tan sonra Hicri ve Rumi takvim bir arada kullanılmış daha sonra ise Rumi takvim kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminde ise Miladi takvime geçilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde kullanılan saat, takvim ve ölçü sistemleri Batı devletlerinde kullanılanlardan farklıydı. Bu durum ticari, sosyal ve resmi ilişkileri zorlaştırıyor, karışıklıklara sebep oluyordu. Günümüz şartlarına uyum sağlamak ve gelişmiş olduğu düşünülen Batı devletleriyle ilişkileri kolay hale getirmek için bu sistemleri değiştirmek gerekliydi. Uluslararası takvim ve saat sistemlerine geçmek çağdaşlaşmaya giden yolda yapılması şart olan yeniliklerden biriydi.


1926 Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun

Maarif Teşkilatı Hakkında Kanunu 2 Mart 1926 yılında kabul edilmiştir. Bu kanun ile birlikte eğitim sistemi düzenlenmiş, ilk ve orta öğretimin esasları belirlenmiştir. Devlet izni olmadan okul açılamayacağı, ders müfredatlarının devlet eliyle belirleneceği kanunda belirtilmiştir. Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun, bugünkü eğitim sisteminin temelleri üzerine kurularak, laik ve bilimsel eğitime göre düzenlenmiştir.

Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun ile birlikte yabancı okullarda denetime ağırlık verilmiştir. Yabancı okullarda Türkçe, Tarih, Coğrafya ve Felsefe derslerinin Türk öğretmenler tarafından verilmesi karara bağlanmıştır.

1928 Latin Rakamlarının Kabulü


1928’de kabul edilen kanun ile birlikte Türkiye’de Latin rakamlarının kullanılması mecburu hale gelmiştir. Dini andıran Arap rakamlarının yerine daha modern olan Latin rakamlarına geçilmiştir. Böylece dini unsurların okul müfredatının dışında tutulması amaçlanmış din ve devlet eğitimi arasındaki ayrım belirtilmiştir.

20 Mayıs 1928 tarihinde Latin rakamlarının kabul edilmesi, alfabe sisteminin değiştirilmesini de gündeme getirmiş ve kısa bir süre sonra 1 Kasım 1928 tarihinde Latin harfleri kabul edilmiştir.

1928 Harf Devrimi

Laik ve milli bir eğitim sisteminin kurulabilmesi için eğitim sisteminin birleştirilmesi yeterli değildi. Eğitimin en önemli unsurlarından olan yazının da yeni eğitim sistemiyle uyumlu olması gerekiyordu. Dini kalıplardan arındırılmış bir eğitim sisteminde dinle bütünleşmiş bir yazı türü de değişime uğramalıydı.

Türkiye Cumhuriyeti’ni Harf Devrimini gerçekleştirmeye iten unsurlardan bir diğeri ise Türk dilinin yapısıdır. Arap harfleri yerine göre farklı sesler çıkartıyor ve Türk diliyle uygunluk göstermiyordu. Ağır ve öğrenilmesi zor olan bu alfabe halk için sıkıntı yaratıyordu. Okur-yazarlık oranını arttırmak için kolay bir alfabeye ihtiyaç vardı. Bu nedenlerden dolayı alfabenin değiştirilmesi laik ve milli amaçlar haricinde eğitimin kolaylaştırılması ve sadeleştirilmesi için gerekliydi.

Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadele döneminde Mazhar Müfit Kansu’nun hatıra defterine, savaş kazanıldıktan sonra yapılacak devrimleri yazdırırken, Latin alfabesinin kabul edileceğini de eklemişti. Dr. Neriman Tongul, “Türk Harf İnkılabı” adlı makalesinde Atatürk’ün eğitim devrimleri ve Harf İnkılabı hakkındaki görüşlerinden şöyle bahsetmiştir:

“ Atatürk asrileşmek ve medenilik kavramlarının anlam ve önemini, Türkiye Cumhuriyeti’ni dayandırdığı temellerden biri olan inkılapçılık ilkesi ile işaret etmiştir. Kısaca; Atatürk inkılaplarının amacı Türk insanını ve toplumunu bir an önce bugünkü uygarlığın ortağı haline getirmektir. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, Türk halkının huzur ve güven içinde yaşaması sonsuza dek sağlanabilecektir.

Atatürk, harf inkılabını, Türk toplumunu çağdaşlaştırmak yolunda bir araç, önemli bir basamak olarak görmüş ve Türk kültürünü halk kitlelerine yayma, geliştirmek ve Türk halkının eğitim seviyesini yükseltmek, halk arasında kültür birliğini sağlamak amacıyla yeni Türk alfabesinin gerekliliği üzerinde önemle durmuştur.”[4]


20 Mayıs 1928 günü Bakanlar Kurulu, alfabe konusunu incelenmesi üzerine bir komisyon kurmuştu. Bu komisyon iki rapor hazırladı. Birincisi “Gramer Hakkında Rapor” diğeri ise “Elifba Raporu” dur. Bu iki rapor Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e sunulmuştur. Bu rapor Türk alfabesi hakkında ilk resmi rapordur.

9 Ağustos 1928’den itibaren ülkede yeni alfabe sistemini öğrenmek ve öğretmek için çeşitli çalışmalar başlatıldı. Eğitim müfettişleri için kurslar açılmış ve yeni alfabeleri öğrendikten sonra öğretmenlere öğretmekle görevlendirilmişlerdi. Valiler tahta başında memurlara yeni alfabe dersleri veriyordu. Mustafa Kemal Atatürk çeşitli illere giderek “Başöğretmen” sıfatıyla halka yeni alfabeyi tanıtıyor, okuma yazma dersleri veriyordu. Ülkenin her yerinde kurslar açılmış, gazete başlıkları, işyeri levhaları yeni harflere göre düzenleniyordu. Milletvekilleri çeşitli bölgelerde yeni alfabeyle ilgili konferans veriyordu. Ekim ayında liseler de dahil olmak üzere bütün okulların ders kitaplarının yeni alfabelerle basılacağı bildirildi. Henüz yasa çıkmadan Yeni Türk harfleri için pek çok çalışmalar yapılmış halkın yeni alfabeye ulaşması ve daha kolay ulaşması için her koşul hazırlanmıştı.

Tüm bu noktalardan hareketle Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1928 tarihinde yeni Türk alfabesini kabul etti. Ülkenin her yanında okuma-yazma seferberliği oluşturulmuş, devletin desteğiyle halkın ilgisi büyük olmuştu.  Bu seferberlik başlarda disiplinsiz bir şekilde ilerliyordu. Mustafa Kemal Atatürk bu sistemin bir örgüt altında toplanması ve daha disiplinli bir hale getirilmesini istedi. Atatürk’ün bu istediği doğrultusunda Millet Mektepleri kuruldu.

Harf Devrimi kabul edildikten sonra, her çağdaşlaşma devriminin yaşadığı süreci yaşamış ve halkın bir bölümünün tepkisini çekmiştir. Şüphesiz Cumhuriyet’in kuruluş döneminde gerçekleştirilen laiklik politikaları arasında en çok eleştirilen devrim harf değişikliğidir. Harf Devrimi’ne yönelik eleştiriler “Bir gecede cahil kaldık” tarzı aforizmalarla günümüzde dahi devam etmektedir. Tüm bu eleştirilere rağmen Harf Devrimi, Atatürk döneminde gerçekleştirilen en başarılı devrimlerden biri olmuş, başarısını somut istatistiklerle kanıtlamıştır. 1929 yılında %7 olan okuma yazma oranı 1939 yılında %20’ye çıkmıştı. 1729-1928 yılları arasında basılan kitap sayısı yaklaşık otuz bindi. Harf Devrimi sonrasında bu sayıya 16 yılda ulaşıldı.

Harf Devrimi, eğitim ve öğretimi kolaylaştırması ile birlikte Batı dünyasını girmenin ve onun bütün kaynaklarından faydalanmanın yolunu açmıştır. Etkisini ve gücünü büyük ölçüde yitirmiş bir uygarlıktan çağdaş uygarlık düzeyine geçişinin en önemli aşamalarından biri olmuştur. Harf Devrimi ile birlikte Türk toplumunu Doğu ve İslam kültürüne bağlayan en kuvvetli bağ koparılmış, Türk toplumu ile uygar dünya arasındaki duvar yıkılmıştır. Harf Devrimi ile Türk toplum hayatını yeni ufuklara ve evrenselliğe götürecek adımların en büyüğü atılmıştır.

1933 Üniversiteler Kanunun Çıkartılması, Darülfünun’un Kaldırılması, İstanbul Üniversitesinin Kurulması

Türkiye’de 1933 yılında üniversiteler alanında önemli bir yenilik gerçekleştirildi. Cumhuriyet’ten önce kurulmuş olan Darülfünun kapatılmış yerine İstanbul Üniversitesi açılmıştır.

1930’lu yıllarda Darülfünun yeterli görülmemeye başlandı. Bu dönemde cumhuriyetçi çevrede bulunan insanlar Darülfünun yenilenmesi gerektiği yönündeki taleplerini sık sık dile getiriyorlardı. Bu taleplerin altında yatan neden ise Darülfünun hocalarının Cumhuriyet devrimlerine yeterli desteği vermemesiydi. Darülfünun’un kaldırılmasına yönelik kanun 1933 yılında meclisten geçmiştir. Bu görev Eğitim Bakanlığına bırakılmıştır.

Darülfünun döneminde meydana gelen değişikliklere ayak uyduramamış, bir başka deyişle kendisinden beklentileri karşılayamamış ve zamanın gerisinde kalmıştır. Zamanın gereklilikleri arasında laiklik, harf inkılabı ve milli benlik anlayışı bulunmaktadır. Yeni kurulacak olan üniversite zamanın milli ruhuna ve gerekliliklerine uygun olacaktır.

Bu reformla birlikte ders içerikleri de günü şartlarına göre değiştiriliyordu. Bu değişimler Cumhuriyet’in yıllardır izlediği politikalara göre düzenleniyordu. Bu yıllar milli kimliğe ve laikliğe vurgunun arttığı dönemlerdi. Bu dönemde eğitim alanında yapılan reformlar da bu çerçevede şekilleniyordu.

İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşu, Türkiye’de ulus devlet üniversitesinin kurulması anlamına gelmektedir. Yeni üniversite özerk değildir. İstanbul Üniversitesi ulus devletin üniversitesi olduğu için millik kimlik anlayışının öğretilmesinin, üretilmesinin de bir aracıdır. Bilime duyulan güven, batıyı yakalama, yetenek, kabiliyet ve onur da üniversiteye yüklenilen anlamların oluşturulmasında kullanılan argümanlardandır.

Üniversite gençliği ve Cumhuriyet gençliği arasında bir bağ vardır. Bu bağın da Cumhuriyet’in kalkındırılması için gerekli olan yapıyı oluşturan güç olması beklenmektedir. Üniversite muasırlığın, geçmişten kopuşun ve laik eğitim sisteminin bir aracıdır. Bu dönemde yapılan değişiklikler bu bağlamda yapılmış ve milli ve laik bir ulus bilinci yaratılmak istenmiştir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Eğitim, geleceğe yapılan en büyük yatırımdır. Gelişmiş ülkeleri yakalayabilmek, çağdaşlaşma sürecinin sürekliliğini ve başarısını sağlayabilmek için iyi yetişmiş bir nesile ihtiyaç vardır. Tarih boyunca eğitimde uygulanacak olan müfredat sistemi, gerek politikacılar gerekse halk tarafından geniş çaplı olarak tartışılmıştır. Modern eğitim sistemlerinin vazgeçilmezi olan laik eğitim sisteminin tartışılması ise çok eski devirlere dayanmamaktadır. Eski devirlerde yaşayan insanların gerekli materyallere sahip olmaması o dönemde gerçekleştirilen düzenlemelerin sorgulanamamasına sebep olmuştur. Türk tarihinde laik eğitim tartışmaların izleri Tanzimat dönemine uzanmakla birlikte, sistem ilk olarak Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde hayata geçirilmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün en önem verdiğin konuların başında eğitimin gelmesinin en önemli nedeni hızlı gelişme isteğiydi. Günümüz şartlarına uymayan, eskimiş, yaratıcı yeni kuşaklar yetişmesini engelleyen eğitim sistemi, bu isteği yerine getirmek için yeterliliğe sahip değildi. Çağdaşlaşma ve Batı toplumlarına ulaşma ülküsü eğitim sisteminin geliştirilmesiyle gerçekleşebilirdi.

Mustafa Kemal Atatürk ve dönemin siyasetçileri çağdaşlığın ön koşulu olarak eğitim ve öğretim sisteminde yeniliklerin öncülüğünü yapmışlardır. Yeri gelmiş şehir şehir gezerek yeni eğitim sisteminin gerekliliklerini halka anlatmışlardır. 10 yıl önce cephede düşmana karşı savaşan Cumhuriyet insanı, 10 yıl sonra şehir merkezlerinde cehalete karşı savaşmaya başlamıştır.

Cumhuriyet’in kurucuları, cehalete karşı başlatılan bu savaş sırasında dini cemaatlerin ve muhaliflerinin saldırılarına, hakaretlerine maruz kalsalar da modern ve çağdaş bir ülke ve eğitim sistemi kurmak için planlarını çalışmalarını yürütmüşlerdir. Cumhuriyet aydınlanmasının çağdaş, ulusalcı ve laik ruhunu var eden de yeni düzenlenen eğitim sisteminin getirecekleridir.

Günümüzde Cumhuriyet’in ilk döneminde yapılan yenilikleri incelediğimizde, bu yeniliklerin çağdaşlaşma sürecine etkisinin olumlu olduğunu görmekteyiz. Bu dönemde yapılan yenilikler başarısını somut istatistiklerle kanıtlamıştır. Gelişmiş bir toplum yapısı oluşturulmasında pay sahibi olmuştur. Bugüne bakınca, Cumhuriyet’in ilk yıllarında oluşturulan laik eğitim sisteminin temel kaidelerine sadık kalınmadığı görülüyor. Bu hal, gelecek kuşaklar için tehlike arz etmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk çağdaş bir toplum inşa etmek için yazısından üniversitesine, hukukundan sanatına, yaşamından kadın-erkek ilişkilerine kadar devrimci değişimlerin mimarı olmuştur. Dönemin şartlarında oluşan bütün olumsuz koşullara rağmen, siyasal, sosyal ve kültürel devrimlerle Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkartmayı hedeflemiştir.

Metehan ÖNDER
6.11.2019


KAYNAKÇA
Yamaner, Ş., Atatürkçü Düşüncede Ulusal Eğitim, Ankara: Harp Akademileri Komutanlığı    Yayınları, 1998
Şenermen, S., Atatürk, İslam ve Laiklik Cumhuriyet dönemi Din Öğretimi ve Eğitimi, İstanbul: Elmadağı Yayınları, 2015
Aslan, E., Atatürkçü Düşünce Sisteminde Türk Eğitimi, Diyarbakır: Dicle Üniversitesi Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 1989
Ergün, M., Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara: Atatürk Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Yayınları, 1982
Kocer, H. A.,  Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul: Milli Eğitim Yayınları, 1992
Sakaoğlu N., Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1992
Genç, R., Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1998
Binbaşıoğlu, C., Cumhuriyet Dönemi Eğitim Bilimleri Tarihi, Ankara: Öğretmen Hüseyin Hüsnü Tekışık Eğitim Araştırma Geliştirme Merkezi, 1999
Akyüz, Y., Türk Eğitim Tarihi, İstanbul: İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları, 1997
Ülkütaşır, M.Ş., Atatürk Harf Devrimi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1981
Altunya, N., Türkiye’de Laiklik ve Din Eğitimi, Ankara: Payda Yayınevi, 2008
Kardaş R., “Eğitimde Yenileşme Hareketleri Yönünden Laiklik ve Din Anlayışı.” Türk Kültürü, Mayıs, 1972
Toprak, Z., “Cumhuriyet’in Kilit Taşı: Harf Devrimi” 22 Kasım 2018 tarihinde erişildi.
www.academia.edu
Saltık, A., “Laiklik ve Eğitim” 25 Aralık 2018 tarihinde erişildi.
www.ahmetsaltik.net
Karaca, K., “Eğitimde Laiklik Uluslararası Sempozyumu” 25 Aralık 2018 tarihinde erişildi. www.egitimsen.org.tr
Tongul, N., “Türk Harf İnkılabı” 20 Ocak 2019 tarihinde erişildi. www.dergiler.ankara.edu.tr



[1] Prof. Dr. Ahmet Saltık, “Laik Eğitim” 10 Aralık 2018 tarihinde erişildi.
[2] Kamuran Karaca, “Eğitimde Laiklik Uluslararası Sempozyumu” 10 Aralık 2018 tarihinde erişildi. www.egitim.sen.org.tr
[3] Dr. Sedat Şenermen, “Atatürk, İslam ve Laiklik” (İstanbul: Elmadağı Yayınları,2015) 93-94
[4] Dr. Neriman Tongul, “Türk Harf İnkılabı” 20 Ocak 2018 tarihinde erişildi. www.dergiler.ankara.edu.tr

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re