Ana içeriğe atla

Issues of Environmental and Labor Standards in the Global Trading System



Environmental and labour standards have become an important international trade issue. Rich countries with qualified workforce in certain fields specialize in qualified production. Countries with unqualified labor force are superior in the production of goods containing unqualified labor. Most of the trade and foreign investments in the world are among the countries with developed economies. Underdeveloped countries have a low share in investment or exports. Underdeveloped countries do not have access to the trade and investment opportunities they need due to sanctions.

There are countries with cheap labor in many parts of the world. Labor policies and standards of these countries are insufficient. These countries want to get the maximum benefit from workers by paying low wages. At the same time, social security services are insufficient and the rate of child labor is high. If we give an example, Turkey is a country with cheap labor market. For example, large companies in the textile sector (Spain, Italy, England, etc.) employ workers in their own countries for 1500 Euro. In Turkey they are running wage workers to 300 Euro. Therefore, Turkey is an attractive labor market for these companies. Countries with low labor standards are required to make various arrangements. These are; the prohibition on forced labor is the non-exploitation of child workers, the right to organize and bargain collectively, no discrimination in employment, the provision of workers' insurances and adequate health services. Unless such labor policies are implemented, a developed and underdeveloped third world country cannot enter into market competition. Countries with developed economies continue to will exploit these countries.


Environmental problems are threatening our world day by day. The damages of international trade to the environment and environment-trade relations are frequently discussed. International trade poses a significant threat to natural resources, leading to environmental degradation. Economic activities widening with the liberalization of trade lead to more use of natural resources. This situation brings about environmental pollution. The increase in the use of natural resources and the growth in the economic activity that brings pollution together cause environmental deterioration if the necessary precautions are not taken. In order to achieve environmental improvement, export industries should producing their goods with environmentally friendly production techniques and demanding the goods produced with these techniques. In addition, some developed economies have begun to shift the dirty industries in their regions to other countries. For example, Russia to build a nuclear power plant in Turkey, has signed a commercial agreement with Turkey. Such incidents spread more damage to the environment. Acid rain and ozone depletion is a problem posed by polluted industries. Developed countries need to be sensitive to environmental standards and penalties and sanctions should be imposed on countries that do not implement environmental policies.

As a result, low-income countries are reluctant to pay high minimum wages. Because they think that higher wages will reduce firm profits and cause production to stop. There is little evidence that countries that lower new labor standards are successful in achieving comparative advantage in a new production line. Low labor standards; it is not a successful way of attracting foreign investment. For fair competition, countries' environmental and labor standards must be equal. This does not seem possible in this capitalist system. Strong economic states and investors will continue to use low-income countries as markets. While the greatest environmental burden falls on developed countries, they will try to share this burden using undeveloped countries.

Ayça AKMARAL 
14.12.2019

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re