Ana içeriğe atla

Benlik Kavramı



Herkes yaşadığı çevrenin kişiliği üzerinde bir etkisi olduğunu bilir ve söyler fakat kaçımız bunun etkiden daha büyük bir önem taşıdığını biliyoruz? Ya da kaç insan çocukluktan gelen anılarının, şimdiki davranışlarının sebebi olabileceğinden haberdar? Biz ismine ‘’anı’’ diyerek geçiyoruz ama ya şimdiki hayatımız bu basit gözüken yaşanmışlıklara dayanıyorsa? Çocukken size söylenen tek bir kelimenin bile bilinçaltınızda yer edinmesi ve yıllar sonra karşınıza çıkarak sizi siz yapan en önemli ilkenizin oluşmasına sebep olabilmesi mümkün. Peki nedir bu benlik kavramı? Benlik, kişiyi birey yaparak diğer insanlardan ayıran özellikleridir. Daha küçük yaşlarda kendinize özel olduğunu düşündüğünüz, etrafınıza baktığınızda göremediğiniz ve topluma benzemediğinde ‘’uç’’ olarak adlandırılan bu özelliklerin tümü sizi siz yapan ve benliğinizi oluşturan temel taşlardır.

Şimdilerde kişisel gelişime önem veriliyor ve ebeveynler çocuklarını yetiştirirken onlara birer birey gibi davranmaya özen gösteriyor. Aslında doğrusu çocuğun özgürlük alanını oluşturup yardıma ihtiyacı olduğunda yanında olacağınızı bildiği bir büyüme ortamı sağlamak gibi gözüküyorsa bile çoğu aile bunun çocuk için güvenli olmadığını iddia ediyor. Ellerinden gelse çocukları yerine ağlayıp onlar yerine acı çekmeye gönüllü olan bu aileler aslında çocuklarına gelecekte ne kadar büyük bir zorluk yaşatacaklarından habersiz oluyorlar. Bugün düşmesine fırsat bile verilmeyen çocuklar, ileride yalnızca tökezlediklerinde bile ne yapacağını bilemeyen insanlar haline geliyorlar. Bugünün çocukları, yarının yetişkinleri olma yolunda ilerlerken, aileler bunu gözden kaçırıyor ya da koruma içgüdüsüyle onlara yardıma muhtaç kişiler gibi davranıyorlar. Nasıl ki bir insan yüzmeyi öğrenirken önce sudan korkuyor ve bir yere tutunma ihtiyacı hissediyorsa çocuklar da başta böyle gereksinimlere sahip oluyorlar. Ebeveynlerinin yanlarında olduklarından emin olmak istiyorlar ve büyüme yolculukları başlıyor. Zaman geçtikçe daha az yardıma ihtiyaç duyuyorlar fakat aileler bunu kabullenmekte zorlandıkları için olması gerekenler burada devre dışı kalıyor.

Gelecekteki partnerlerine bağımlı insanlar tam da bu noktada oluşmaya başlıyor. Tek başına karar veremeyen, inisiyatif alamayan ve sürekli başka insanlara muhtaç bireyler yetişiyor. Çocuklukta ayakta durmayı öğrenemedikleri, desteksiz yürümedikleri ve birey olduklarını hiç hissedemedikleri için başkalarına boyun eğiyor ve kendi hayatlarını yaşayamadıklarını fark bile etmeden ömürlerini geçiriyorlar. Kendi fikirleri ya da benlikleri oluşmuyor ama en acısı bunun farkına bile varamıyor olmaları. Benlik kelimesi yalnızca sözlük anlamıyla akıllarında kalıyor ve içini dolduracak anıları olmuyor.

Diğer yandan, henüz çocukken yalnızlığa alışmış ve diğer insanlara güvensizlikle yaklaşan bireyler de oluyor.  Yanlarında insan olmasına alışık olmadıkları için biri kendilerine yaklaştığında güven duygusundan önce şüphe duygusunu tadıyorlar. Bu insan neden benim yanımda duruyor gibi sorularla hem karşı taraf için hem de kendileri için zor anlar yaratıyorlar. Aslında bunu yapmalarına sebep olan doğuştan gelen bir güvensizlik içgüdüsü değil. En ihtiyaç duydukları zamanlarda yalnız bırakılan veya şiddete veya agresif davranışlara maruz kalmış çocuklar ebeveynlerini yanlarında istiyor olmalarına rağmen kendilerini korumak adına onlardan uzak durmayı öğreniyorlar. Bu da ileride yalnızca kendine güvenmek zorunda olan yetişkinlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Benlik kavramları gelişmiş olmasına rağmen dışarıya açık olamadıkları için gelişimlerini sağlıklı şekilde tamamlayamıyorlar.

​Çocukluğu mutluluk ve huzur ile geçmiş insanlara baktığımızda ise şimdiki zamanda kalmayı bilen, geçmişleriyle barışık ve kim olduklarını bilen ya da en azından keşfetmeye çalışan bireyler görüyoruz. Yalnız kalmayı bir eksiklik olarak algılamak yerine kendisiyle geçirdiği kaliteli vakit olarak görüp bunun tadına varabilen benlik bilinci gelişmiş insanlar oluyorlar. Başkalarına bağımlı olmayan, hayattan ne istediklerini bilen ve bir şekilde kendi yollarını çizmeyi başarabilen insanlar gelişimlerini sağlıklı şekilde tamamlamış ve benlik bilincini geliştirebilmiş insanlar olarak tanımlanabilir.

​Bütün bu gelişim süreçlerinin sonunda ortaya bir taslak çıkıyor elbette fakat insan kendisini geliştirmeye ömrünün son anına kadar devam ediyor. Okunan her kitap, gezilen her bir yer, yaşanan her yeni olay, tanınan bir yeni insan, tadılan her lezzet insanın kendisine yepyeni bir dünya yaratmasına olanak sağlıyor. Bence insan yaşadığını bunlar sayesinde hissediyor ve kendimi buldum demeyi başarabilecek kadar şanslıysa eğer, tam da bu yeniliklerin ortasındayken söylüyor ‘’işte bu benim’.

Duygu MEHMETOĞLU
19.01.2020

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re