Ana içeriğe atla

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları



Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı Tanımı

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarının (DYSY) birçok şekilde tanımı yapılabilmektedir. Dolayısıyla bu tanımlar birbiriyle oldukça yakın anlamlar taşımaktadır. En kabul edilebilir tanımıyla DYSY, bir ülkenin ekonomisinde yerleşik olan bir birimin diğer ülkelerin ekonomisinde yerleşik olmayı sağlamaya çalışan ve ebedi bir ekonomik bağ oluşturma amacıyla yaptığı uluslararası yatırım aracıdır (Delice, 2005:173).

DYSY, bir firmanın üretimini, yerleşik olduğu ülkenin sınırları ötesine aktararak diğer ülkelerde üretim tesisi kurması ya da o ülkelerdeki üretim tesislerini satın alması biçiminde de karşımıza çıkmaktadır. DYSY yatırımlarının bir ülkeye geliş sebebi, kazanç elde etmek, değeri düşük hammadde ve işgücü sağlamak ve yeni pazarlar keşfedip bunları oluşturmaktır (Fidangül, 2014:1)

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarının Türleri

      ·       Yeni Yatırımlar

Yeni Yatırımlar, firmaların yatırım yapacağı ülkede tamamen yeni bir işletme kurması biçiminde ortaya çıkan yatırımlar olarak ifade edilmektedir. Yeni iş kazandırma ve değer yaratma potansiyeli olduğundan yatırım yapılan ülke tarafından en çok tercih edilen yatırım şeklidir. Bu gibi yatırımlarda proje riskleri fazla, ilk adımda maliyetler yüksek ve yatırımdan beklenen getirilerin geri ödemesinin uzun olması firmaların bu yatırım türünü tercih etmelerini zorlaştıran etkenler arasına sokmaktadır (Görmezöz, 2007: 17).

Yabancı sermayenin yatırım yapacağı ülkeye girişinin ilk adımı ihracattır daha sonra ülkede üretim tesisleri kurulur ve yatırım yapacağı ülke ile ilgili bilgi toplanır. Fakat bahsi geçen ülke hükümetleri yerli sanayiyi savunmak için gümrük tarifelerini arttırdığında veya ihraç edilen malın üstüne kota gerçekleştirdiğinde, eskiden kazanılan ve egemenlik altına alınan pazarların daralması veya hepten kaybedilmesi muhtemel olmaktadır. Bu nedenle, firmalar pazardaki güçlerini savunmak amacıyla DYSY adımını tercih ederler (Göz, 2009: 12).

      ·       Şirket Evlilikleri

Küreselleşme aşamasının yanında getirdiği tanımlardan birisi de, şirket evlilikleridir. Şirketler sahip olduğu otoriteyi geniş pazarlara açarak pazar gücünü yükseltmek ve oradaki pozisyonunu sağlamlaştırmak amacıyla sermaye yatırımı yapmaktadırlar. Şirket evlilikleri iki şekilden oluşmaktadır. Bu yöntemler, şirket birleşmeleri ve şirket satın almalarıdır. Şirket birleşmeleri, aynı ebatta ki iki şirket arasında piyasa gücünü veya kazancını yükseltmek için hisse senetlerinin başka birine geçmesi ile gerçekleştirilmektedir. Şirket satın almaları ise, dar bir işletmenin geniş bir işletme tarafından veya geniş bir işletmenin daha büyük ve kazançlı bir işletme tarafından, varlıklarının veya hisselerinin mühim bir kısmı satın alınarak ele geçirilen şirketin tekrar yapılışı amacıyla yürütülen bir sermaye yatırımıdır (Fidangül, 2014: 9).

      ·       Özelleştirmeler

Özelleştirme, devlet mülkiyetinde, birikiminde veya hukukunda olan bir mal ve hizmetin ekonomik, parasal ve toplumsal-siyasal istekler amaçlanarak özel şahıslara ya da kuruluşlara aktarılması yani, devlet tarafından o mal veya hizmetin üretiminden, satışından feshedilmesidir (Görmezöz, 2007: 20).

Özelleştirme, özel sektörün ülkenin kaynaklarını devlet sektörüne göre daha işlek kullanacağı fikrinden meydana gelmiştir. Özelleştirme adımıyla ülkeye sokulan DYSY’ı yapan firmaların gayesi, pazar gücünü yükseltmek, küresel ve yerli bağlantı sağlama ve düşük bedelli yatırım koşulu yaratma düşüncesidir. Özelleştirme düşüncesini savunanlar, özelleştirmeyi, DYSY’nın ülkeye getirdiği mühim aşamalardan biri olarak kabul etmektedirler. Yabancı yatırımcıların sahip olduğu yönetim tecrübesi, devlet mülkiyetinin doğası gereği yetersiz çalışmaya mahal verdiği, özel sektörün ise kaynak kullanımında devlet sektörüne göre daha işlek olduğu için verimlilik ve kazançlı delillerinde artış sağlayabileceği tahminleri özelleştirme stratejileri birçok ülkenin mali programında ehemmiyetli bir yer tutmasına neden olmaktadır (Fidangül, 2014: 11).  

      ·   Serbest Bölgeler      

Serbest bölge, bir devletin topraklarının parçası olan fakat bu yöreye dolan malların, ithalat, resim ve vergileri söz konusu olduğunda çoğunlukla o devletin gümrük alanı hariç sayıldığı ve bu malların normal gümrük denetimine bağımlı tutulmadıkları bölgelerdir. Uluslararası sermaye akışını edinmek için yatırımcıların önüne gelen pek çok yüreklendiren düzenlemelerden biri olan serbest bölge işletimleri, bilhassa gelişmekte olan ülkelerde giderek önem arz etmektedir. Bu ülkelerin büyük ihracat pazarı ile ucuz emek ve yabancı yatırımlara olan talepleri, serbest bölge isteyen çabucak üremesine neden olmaktadır. Yabancı yatırımların ülkeye sokulmasını etkileyen bürokratik ve idari dezavantajlar, siyasi dengesizlik, niteliksiz işgücü ve yeterli olmayan alt yapı yatırımları gibi pek çok dezavantaj, serbest bölgelerin kurulması ile ortadan kalkmaktadır (Görmezöz, 2007: 22).

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırım Teorileri

      ·       Getiri Oranlarındaki Farklılık Testi

ABD ve diğer Avrupa Ülkeleri tarafından yapılan sermaye yatırımlarının çok fazla miktarda yapıldığı ve bu da 1950-1960 yılları arasında genel olarak kabul edilen ilk kuşak hipotezlerdendir. Burada ki hipoteze göre, doğrudan yabancı sermaye yatırımları yapmaya hevesli olan firmalar yatırım kararını verirken ülkeleri kendi aralarında karşılaştırarak getiri oranlarındaki farklılıklarına bakmaktadırlar. Başka bir deyişle firmalar yapacakları yatırımın yurt içinde veya yurt dışında ne kadar çok getiri sağlayacağını ölçerek yatırım yapmaya karar vermektedirler (Öztürk, 2004:114).

      ·       Oligopolcü Tepki Teorisi

Bu teoride doğrudan yabancı yatırımı açıklamaya çalışırken oligopol piyasa varsayımından hareket edilmektedir. Biliyoruz ki, oligopol piyasasında birbirini etkileyecek çok az firma bulunmaktadır. O yüzden firmaların az olmasından dolayı yatırım kararı verecek olan firma diğer firmaları da yatırım için harekete geçirecektir.

Oligopolcü Tepki Teorisi, F.T. Knickerbocker tarafından ortaya atılmıştır. Knickerbocker çalışmasında ABD ekonomisini ele almış, ABD firmalarının yurtdışında yatırım yapmaları halinde diğer firmalarında buna benzerlik göstererek yurtdışına yatırım yaptığını göstermektedir. Bu olay oligopolcü tepki olarak adlandırılmaktadır. Yurtdışında yatırım yapan bir firma güçlenmişse aynı şekilde yurtiçinde de güçlenmek isteyecektir ve bu rekabette yüksek bir konuma yerleşmelerini sağlayacaktır. Bu ise diğer firmaları da benzer davranışlara yönlendirecektir (Açıkalın, 2007: 78).

       ·       Coğrafi Konum Hipotezi

Coğrafi Konum Hipotezinin temel odak noktası, emek ve doğal kaynaklar gibi üretim faktörlerinin ülkeler arasında mobilitesinin olmamasıdır. Bu faktörlerin mobilitesinin olmaması durumunda ülkeler arası maliyet farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Günümüzde emeğin ucuz olduğu ülkeler Hindistan ve Çin’de daha fazla doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapılmaktadır. Doğal kaynak bakımından zengin olan ülkeler de yine doğal kaynak yatırımı yapılacak sektörlere yatırım almaktadırlar (Açıkalın, 2007: 78).

·        Piyasa Büyüklüğü Hipotezi

Piyasa Büyüklüğü Hipotezine göre doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını etkileyen en değerli etken piyasa büyüklüğüdür.  Piyasa büyüklüğü ise gayri safi yurt içi hâsıla (GSYH) ile ölçülmektedir. Yatırım yapacak firmalar GSYH miktarına bakarlar ve ölçek ekonomilerinden ne kadar fazla fayda sağlayacaklarını düşünmektedirler. Firmalar GSYH miktarını yapacakları satış hacmi olarak düşünmektedirler. Bassa, konu ile ilgili çalışmasında GSYH miktarının yüksek olması durumunda maliyetlerin düşeceğini ve bu düşüş sonucunda firmaların uzmanlaşacağını ileri sürmektedir (Açıkalın, 2007: 69).

·      Ürün Yaşam Evreleri Hipotezi

Bu teoriye göre bir mal üretildiği ve piyasaya sunulduğu ilk zamanlarda yeni bir mal olmaktadır. Ortaya çıkmış olan bu yeni mal zamanla eski mal haline gelmektedir. Ekonomide üretilen bir mal beş temel dönemden geçmektedir. İlk dönemde üretilen mallar gelişmişlik düzeyi ve teknolojisi yüksek olan ülkelerde üretilip satışa sunulmaktadır. Bu adımda ülkede bulunan tüketiciler malın ilk alıcıları olduğundan firmalar üretim yerini değiştirmeyi göze almamaktadırlar. İkinci adımda yurtiçi satışı devam ederken yurtdışına ihracatta yapılmaya başlanmaktadır. Bu adımda yurtiçi ve yurtdışı satışı aynı zamanda yapıldığı için üretim miktarında artış olmaktadır. Üçüncü adımda firma artık ARGE ve mühendislik gibi faaliyetlere ihtiyaç duymamakta, emek ve doğal kaynakların ucuz olduğu bölgelere geçişi aramaya başlamaktadır. Bu adımda ise firma kendi avantajları doğrultusunda üretim yapmaya başlamaktadır. Dördüncü adımda malın taklit edilebilirliği ortaya çıkar ve malı ilk çıkaran ülkenin böylelikle ihracatı azalmış olmaktadır. Beşinci adımda ise malı üretirken kullanılan teknoloji bütün ülkelerde ortaya çıkmış ve ilk çıkaran ülke malı artık ihraç değil ithal etmeye başlamıştır. Böylelikle ürünün tüm dönemleri tamamlanmıştır. Malı ilk çıkaran ülke malı ithal etmeye başlamış ve ihracatçı ülkeler malı taklit etmeye başlamışlardır. Yenilikçi ülke kendi iç piyasasında tamamen çekildiği için ürün dönemleri tamamlanmış olmaktadır (Seyidoğlu, 2009: 102-103).

      ·       İçselleştirme Hipotezi

Bu teoriye göre doğal ya da devlet kaynaklı dışsallıklar nedeniyle piyasalar mal ve faktörleri verimli bir şekilde dağıtamamaktadırlar. Devletin piyasaya müdahalesi sonrası ortaya çıkan dışsallıklar(yapay dışsallıklar) tarifeler, sübvansiyonlar, vergiler, fiyat kontrolleri gibi uygulamalardır. Doğal dışsallıklar ise teknik veya kamu malı dışsallıklarıdır. Kamu mallarının marjinal maliyeti sıfır olduğu için firma ortaya çıkardığı bilgiden bir kazanç elde edememektedir. Bu problem patentlerin ve markaların sayesinde nispeten çözülse dahi şirkette olan bilginin yalnızca bir kısmı yasal olarak korunabilmektedir. Bilgiyi gizli tutarak tekel karı sağlamanın en uğraşsız yolu da onu içselleştirmektir. Daha doğrusu bilgiyi dışarıya servis etmek yerine o bilginin şirket içinde kullanılmasıdır. İçselleştirme teorisi bu sebep yüzünden çok uluslu şirketleri yatay entegrasyona yönlendirmektedir. Yatay ve dikey entegrasyon sayesinde şirket üretimin her aşamasında kendi faaliyet gösterir hem de üretimin boyunca gerçekleştirilen adımlar sayesinde kar şirket içinde kalmaktadır. Böylece şirketin gelişimi ve kalkınmasın artarken, dışa bağımlılık riski de azalmaktadır (Arıkan, 2006: 27).

      ·       OLI Paradigması

Dunning tarafından geliştirilen bir teoridir. Bu teori ismini sahiplik, konum avantajı ve içselleştirme (Ownership, Location, Internalization) kavramlarının İngilizce kısaltılmışı biçiminde almışlardır. Bir firmanın DYSY kararı alabilmesi için bu kavramların sağlandığından emin olmuş olması gerekmektedir (Öztürk, 2004: 119).

OLI’nin ilk harfi olan ‘‘O’’, sahiplik, yani şirkete has avantajları ifade etmektedir. DYSY’yi kalkışmadan önce şirket diğer yabancı pazarlarda rekabet etmeyi sağlayacak bazı kendine has özellikler geliştirilmelidir. Bu özellikler de yurtdışına çıkarılabilir olmalı ve maliyetlerini karşılayacak kadar da kuvvetli olmalıdırlar (Arıkan, 2006: 28).

OLI Paradigmasındaki  ‘‘L’’, DYSY yatırımlarının belirlenmiş bir piyasaya çekilmesini sağlayan konum avantajlarını ifade etmektedir. Dunning’e göre DYSY ve uluslararası üretim yalnızca çok uluslu şirketin tekel avantajı ya da bu avantajı içselleştirme yeteneğine değil, farklı olarak yatırımın karlı olmasını sağlayan bir ülkenin varlığına da bağlı olmaktadır (Arıkan, 2006: 28).

İçselleştirme (Internalization) ‘‘I’’ etkeni ise şirketin bir piyasaya yabancı yatırım yaparak girdiğini açıklamaktadır. Bir şirket için sahip olduğu bilgi ve teknolojiyi geliştirmek ve bu teknolojiyi ortaya çıkaran beşeri sermayeyi kontrol etmek altında büyük bir önem arz etmektedir (Arıkan, 2006: 28).

Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarını Etkileyen Faktörler

      ·       Piyasa Büyüklüğü

Yerli pazar büyüklüğü, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının (DYSY) önemli bir ölçüsü olarak karşımıza gelmektedir. Hacimli ve büyük bir pazar yabancı yatırım için çekici bir etkendir. Nedeni ise pazarın geniş olmasının ölçek ekonomilerine fırsat bulmak ve üretimi dinamikleştirmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Pazarı geniş olan ülke çoğunlukla zorunlu teknolojik, organizasyon, pazarlama ve üretim uzmanlığına da sahip olmaktadır. Ve bu pazarda malî ve insan sermayesi kaynaklarına daha fazla ulaşım olanağı da vardır (Arı, 2010: 70).

Daha doğrusu pazarın genişliği, doğrudan yabancı sermaye yatırımının mekân tercihi belirleyicilerinden birisi olup talep çoğalmasını sağladığı için yabancı sermayenin mekân tercihinde belirleyici olmaktadır. Yabancı yatırımlar geniş pazarlara giderler ve yatırım yaptıkları ülkelerdeki satışlardan kâr elde etmektedirler (Kesemen, 2009: 12).

      ·       Döviz Kuru

Döviz kuru çoğunlukla DYSY’nın mühim etkenlerinden biri olarak anılmaktadır. Döviz kurlarındaki hareketlilik ve anlamsızlıklar firmaların kazancını ve üretim mekânı seçimlerini etkilemektedir. Bir ülkenin millî para birimi düşük olduğunda yatırımcıların o ülkeye yatırım yapma olasılıkları az olmaktadır (Fidangül, 2014: 13) .

Buna göre aşırı ehemmiyetli millî para DYSY’nın ülkeye girişinin azalmasına sebep olmaktadır. Çünkü aşırı önemli ev sahibi ülkenin para birimi, gelen yatırımın alım gücünü azaltmaktadır. Ve yine, döviz kurundaki belirsizlikler de DYSY’yi negatif etkilemektedir. Dolayısıyla döviz kuru ve döviz kuru belirsizliği ile DYSY arasında olumsuz bir ilişki beklenmektedir (Eroğlu, 2006: 73).

      ·       Ekonomik İstikrar

Yabancı yatırımın bir ülkeye gelebilmesi önemli ölçüde o ülkedeki ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanmış olmasını gerektirmektedir. Çünkü yabancı yatırımcı yaptığı yatırımın güvende olmasını bekler ve bu da ancak istikrarlı bir ortamda öngörülebilir. Türkiye, 1990 sonrası giderek sık aralıklarla siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklarla karşılaşmaya başlamıştır.  Sonuç olarak bir ülkedeki ekonomik istikrar,  o ülkeye yatırım yapmayı düşünen yabancı yatırımcıyı etkilemektedir. Ekonomik istikrarın bulunduğu ülkelere yabancı sermaye inanç duygusu içinde gelmektedir (Fidangül, 2014: 14).

     ·       Altyapı

Yabancı yatırımcıyı bir bölgeye yatırıma götüren önemli etken kârlılıktır. İşlek, kullanılabilir ve gelişmiş olan bir altyapının varlığı ise yabancı firmaların maliyetini azaltarak kârlılığını fazlalaştıran önemli etkendir. Türkiye’de bilhassa gelişmiş sanayi bölgelerinde elektrik, kanalizasyon, doğalgaz, telekomünikasyon ve ulaştırma gibi altyapı hizmetleri yatırım ortamı açısından epeyce gelişmiştir. Türkiye’deki telekomünikasyon ağı oldukça yeni olmasına rağmen teknolojik açıdan ileri ve geniş kavrama ağına sahiptir. Türkiye ekonomisindeki pozitif yücelişlere bağlı olarak, özellikle ulaştırma, haberleşme, otomotiv, turizm ve bankacılık sektörlerine yönelik yabancı sermaye yatırımlarının arttığı söylenebilir. Söz konusu sektörlere yapılan kamu ve özel yatırımlar, yabancı sermayeyi bu alanlara çekmektedir (Düzgün, 2008: 200).

Zeynep BÜLBÜL
12.01.2020

KAYNAKÇA
Açıkalın, S. (2007), Türkiye’de Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarının Seçilmiş Makroekonomik Göstergelerle İlişkisinin Zaman Serisi Analizi, (Basılmamış Doktora Tezi), Anadolu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir.
Arıkan, D. (2006), Türkiye’de Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları, İstanbul: Arıkan Basım Yayım Dağıtım LTD.
Delice, G. (2005), “Doğrudan Yabancı Yatırım İstatistiklerinde Kullanılan Verilerin Kalitesi ve Güvenilirliği”, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C:6. S:2, ss.171-198.
Düzgün, R. (2008), ‘‘Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Yurtiçi Yatırımlar Arasındaki Eş Bütünleşme İlişkisi: Türkiye Örneği’’, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Sayı: 9(1), ss. 187-204.
Eroğlu, Ö. (2006). ‘Türk İmalat Sanayiinin Rekabet Gücü ve Beyaz Eşya Sektörü Üzerine Bir İnceleme’, S.11, Akdeniz Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, ss. 85-104.
Fidangül, D. (2014), Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Ekonomik Büyüme: Türkiye Örneği, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
Görmezöz, K. (2007), Türkiye’ye Doğrudan Gelen Yabancı Sermaye Yatırımlarının İstihdam Üzerindeki Etkileri, (Basılmamış Uzmanlık Tezi) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü, Ankara.
Göz, D. (2009), Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Türkiye, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Çukurova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana.
Kesemen, M. (2009), Bankacılık Sektöründe Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları Ve Türkiye Örneği, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal. Bilimler Enstitüsü, Isparta.
Öztürk, L. (2004), ‘‘Serbest Bölgedeki Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları; Dünyadaki Uygulamalara Teoriler Işığında Bir Bakış’’, Akdeniz İİBF Dergisi, ss.110-128.
Seyidoğlu, H. (2009), Uluslararası İktisat Teori Politika Uygulama, İstanbul: Güzem Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re