Ana içeriğe atla

1960-1980 Döneminde Türk Dış Politikasının Kırılma Noktaları: Johnson Mektubu ve Kıbrıs Sorunu



Kıbrıs’ta Rumların Türklere yönelik saldırıları, Aralık 1963’ten itibaren hız kazanmıştır. 21 Aralık 1963’te gerçekleştirilen “Kanlı Noel” olarak anılan saldırının ardından Cemal Gürsel, ABD Başkanı Lyndon Johnson’a mektup göndermiştir. Gürsel mektubunda katliamın hemen durdurulması için Rum tarafına baskı yapılmasını istemiştir. Başkan Jonhson, bu mektuba verdiği cevapta barışçı bir çözüm için akılcı her türlü harekatı destekleyeceğini belirtmiştir. ABD’den beklediği desteği alamayan Türkiye, 13 Mart 1964’te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a bir mesaj göndererek Türklere yönelik saldırılara son verilmesini istemiştir. Saldırıların durdurulmaması halinde Türk halkının can ve mal güvenliğinin Türkiye tarafından korunacağı bildirilmiştir. Türkiye, her türlü askeri müdahaleye hazır olduğunu ortaya koyarak, ABD’nin Rumlara baskı yapmasını hedefliyordu. Ancak ABD yönetimi yine hareketsiz kalmayı tercih etmiştir. Başbakan İsmet İnönü’nün isteği üzerine TBMM, gerekli görüldüğü taktirde Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunma yetkisini verdi (Oran, 2016: 686).

Başkan Johnson, 5 Haziran 1964’te İsmet İnönü’ye Kıbrıs sorunuyla ilgili kapsamlı bir mektup gönderdi. Jonhson, mektubunda Türkiye’nin Kıbrıs’a olası askeri müdahalesinden endişe ettiğini bildirdi. Johnson Mektubunda şu noktalar vurgulanmıştır: Türkiye, ABD’ye danışmadan böyle bir karar almamalı ve uygulamamalıdır. Türkiye askeri müdahalede bulunmadan önce Garanti Anlaşmasının imzalayan devletlerle görüşmelidir. Müdahale iki NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan arasında çatışmaya yol açacaktır. NATO böyle bir çatışmayı desteklememektedir. Türkiye Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunursa, SSCB de soruna dahil olabilirdi. Böyle bir durumda NATO üyeleri Türkiye’yi savunmayacaktır. Türkiye’nin tek taraflı müdahalesi BM’nin arabuluculuk çabalarını sekteye uğratacaktır (Oran, 2016: 687).

Jonhson Mektubu, Türk dış politikası ve Türk-Amerikan ilişkileri açısından bir dönüm noktasıdır.  Bana göre mektuptaki en önemli nokta, Türkiye’nin olası bir Sovyet saldırısında NATO ülkeleri tarafından savunulmayacağının ima edilmesidir. Bu açıdan Johnson Mektubunun, Türkiye-NATO ilişkileri açısından da bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Türkiye, mektubun ardından NATO içerisinde kurulan yeni askeri organizasyonlara daha ölçülü davranmaya başlamıştır. Bunun en önemli örneği Türkiye’nin Çok Taraflı Nükleer Güç’e (MLF) katılmaktan vazgeçmesidir. Ayrıca Türkiye, ABD’nin uluslararası arenadaki girişimlerini koşulsuz destekleme politikasından vazgeçmiştir. Türkiye, ABD’nin Vietnam politikasını desteklememiş ve BM Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde Vietnam’da güç kullanılmasına karşı çıkmıştır. Johnson Mektubu, Türk dış politikasının çok yönlülüğe geçiş sürecinde önemli bir kilometre taşı olmuştur.  Mektubun ardından Türkiye, dış politikada ulusal çıkarlarını ve ilkelerini ön planda tutarak hareket etmeye başlamıştır.

1964 yılından sonra adadaki çatışmalar bir süre duraklamıştır. 1965 yılında Türkiye ve Yunanistan’da önemli siyasal değişimler yaşandı. Türkiye’de yapılan seçimleri AP kazandı. Yunanistan’da ise ABD için sorun oluşturan Y. Papandreu hükümeti istifa etti ve koalisyonlar kurulmaya başlandı. 1967 yılında Rumlar yeniden silahlanmaya başlamışlardır. 21 Nisan 1967’de Yunanistan’da Albaylar Cuntası askeri darbe sonucunda yönetimi ele geçirdi. Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel ve Yunanistan Başbakanı Kollias 9 Eylül’de Keşan’da, 10 Eylül’de Dedeağaç’ta bir araya geldiler. Kollias, enosisin mümkün olduğunu ve gerçekleşirse Kıbrıslı Türklere başta din, dil, kültür olmak üzere Yunan devleti içinde tam eşitlik sağlanacağını garanti etmiştir. Buna karşılık Demirel, enosisi bir çözüm yolu olarak görmediklerini ve Kıbrıs’ın taraflardan birine ilhak edilemeyeceğini bildirmiştir. (Oran, 2016: 734-736).


Görüşmelerden bir sonuç alınamamıştır ve 15 Kasım 1967 tarihinde Grivas komutasındaki Rum Milli Muhafız Birliği, Geçitkale ve Boğaziçi köylerine saldırdı. Çatışmalarda büyük çoğunluğu Türk olmak üzere 22 kişi ölmüş, 9 kişi yaralanmış ve köyler maddi hasara uğramıştı. NATO’nun önlem önerileri iki ülke tarafından da reddedilmiştir. Bunun üzerine 22  Kasım’da Başkan Johnson’ın özel kalemi Cyrus Vance, iki ülke arasındaki anlaşmazlığı gidermek için görevlendirilmiştir. Vance’in üç ülke nezdinde yaptığı girişimlerden sonra şu noktalarda uzlaşma sağlandı: Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığına ve ülke bütünlüğüne saygı göstermek yükümlülüğü altında bulunduklarını doğrulayacaklardır. Türkiye ve Yunanistan antlaşmalar dışında adada bulundurdukları kuvvetleri bir buçuk ay içinde aşamalı olarak geri çekeceklerdir. Kuvvetlerin geri çekilmesi işi, BM Barış Gücünün denetimi altında yapılacaktır. Bu işlemler gerçekleştirildikten sonra Türkiye almış olduğu savaş tedbirlerini kaldıracaktır. Boğaziçi ve Geçitkale köylerinde uğranılan zarar tazmin edilecektir. Grivas, herhangi bir nedenle adaya geri dönemeyecektir (Oran, 2016: 737-738).

Uzlaşılan noktalara bakıldığında Türkiye’nin bütün isteklerinin Yunanistan tarafından kabul edildiğini görüyoruz. Kararlarda aynı dönemde Türk kamuoyunda yüksek oranda artan ABD karşıtlığının etkili olduğunu düşünüyorum. 1964 bunalımıyla karşılaştırdığımızda Türkiye’nin burada daha yumuşak bir tepki verdiğini söyleyebilirim. Bu tepkide Türkiye’nin askeri olarak adaya müdahale edecek donanıma sahip olmaması da etkili olmuştur. Sonuç olarak Türkiye 1967 bunalımını diplomatik yollarla çözüme kavuşturarak başarılı olmuştur.

28 Aralık 1967’de Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi (KGTY) ilân edilmiş, daha sonra Türk Yönetimi adını almıştır. KGTY’nin Başkanı Fazıl Küçük, Yarımcısı da Rauf Denktaş oldu (Oran, 2016: 738).

1968 Haziran ayında başlayan ve Kıbrıs’a yeni bir düzen getirme amacını taşıyan toplumlararası görüşmeler, altı yıl devam etmesine rağmen, 1974 yılı geldiğinde en küçük bir mesafe dahi almış değildi. Çünkü Rumların gayesi, Türklere 1960 Anayasası’ndaki hakları dahi vermemek ve Türk toplumunu bir azınlık statüsü içinde tutmaktı. Böyle bir gayenin ilerisi ise, şüphesiz Enosis idi (Armaoğlu, 2018: 603).

15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta askeri darbe gerçekleşti. Darbe Milli Muhafız Birliği ve Yunan-Rum paramiliter ordusu EOKA-B ile beraber organize edilmiştir. Hareketin Türklere yönelik olmadığı ısrarla belirtiliyordu. Burada Türk cemaati ve Türkiye’nin tepkileri asgari düzeye çekilmeye çalışılmaktadır. Kıbrıs Helen Cumhuriyetinin kurulduğunun açıklanması ve EOKA üyesi Nikos Samson’un devlet başkanlığını getirilmesi, Türk cemaati ve Türkiye için durumun vahimliğini ortaya koymaktadır (Oran, 2016: 741).

Ankara’da yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından yapılan açıklama: “Bu bir Yunan müdahalesidir. Adadaki anayasal düzel yıkılmış, gayrimeşru askeri yönetim kurulmuştur. Türkiye bunu antlaşmaların ve garantilerin ihlali saymaktadır” şeklinde olmuştur. Başbakan Kıbrıs’a askeri müdahale için gerekli hazırlıkların yapılması talimatını vermiştir. 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye Kıbrıs’a asker çıkardı. Başbakan Ecevit, Türk askerinin adaya Türk ve Rum halklarına barış getirmek için gittiğini belirtti. Türkiye’nin adaya asker çıkarması üzerine BM Güvenlik Konseyi 20 Temmuz’da toplanarak 353 sayılı karar kabul etti ve taraflara ateşkes çağrısında bulundu. 5 Temmuz 1974’te Cenevre görüşmeleri başlamıştır. Sonuç olarak ateşkese uyulması ve Yunan Kuvvetlerinin bölgeden çekilmesine karar verilmiştir (Oran, 2016: 746-747).

II. Cenevre Konferansında Rauf Denktaş, Kıbrıs’ta coğrafi esasa dayanan federatif devlet biçiminin benimsenmesi talep etmiştir. Denktaş’ın bu talebi Klerides tarafından reddedilmiştir . II. Cenevre Konferansı sırasında görüşmelerden bir uzlaşmanın çıkmayacağı anlaşılmış ve 14 Ağustos’ta Kıbrıs’a ikinci harekat yapılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Atilla Hattı olarak adlandırdığı hedefe ulaşmıştır. Magosa – Lefke hattı çizilmiştir. Türkiye yeni sınırlar içerisinde ateşkes ilan ederek harekatı durdurdu (Oran, 2016: 748).


Yaşanan tüm olaylara, yapılan tüm anlaşma ve uzlaşmalara rağmen Kıbrıs Rum Kesimi adada yaşayan Türk tarafını azınlık olarak görmeye devam etmiş ve Kıbrıslı Türkleri üzerindeki baskılarına devam etmiştir. Bunun üzerine adadaki Türk halkı 13 Şubat 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devletini kurmuştur. Kurulan bu devlet, ilk meclisi tarafından anayasa hazırlama işlemlerini tamamlamış, 8 Haziran 1975 yılında referandum yoluna gidilmiş ve kabul edilerek 17 Haziran 1975 günü yürürlüğe girmiştir. Kurulan bu devlet ile birlikte Kıbrıs’ta iki farklı toplum ve iki farklı devlet sıfatının olduğu tüm dünyaya duyurulmaya çalışılmıştır (Alaçam, 1990: 33)

Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik askeri müdahalesi hem Türk dış politikası hem Türk – Yunan ilişkileri hem de Kıbrıs sorunu açısında bir dönüm noktasıdır. Türkiye, Kore Savaşı dışında ilk kez sınırlarının dışına asker göndermiştir. Türk – Yunan ilişkileri Kıbrıs eksenli bir hal almıştır. Türkiye, ABD ve Avrupa ülkeleriyle günümüze dek süren bir Kıbrıs problemi yaşamaya başlamıştır.

1960-1980 arasında Türk dış politikasındaki en önemli kırıma noktaları, Kıbrıs’taki bunalımlar ve Johnson Mektubu olmuştur. Sözü geçen sorunlar birbirini takip eden meselelerdir. Kıbrıs Sorununu sadece Türkiye ve Yunanistan arasında değerlendirmek doğru değildir. Gerek ABD gerek NATO ülkeleri adadaki sorunlara müdahil olmuşlardır. ABD, Johnson Mektubu ile sürece dahil olarak 64 bunalımını çözmeye çalışmıştır. Bu durum Türk dış politikası açısından bir dönüm noktası olmuştur. Baktığımız zaman 1967 bunalımında ve 1974 müdahalesinde gerek NATO’nun gerek BM’nin soruna dahil olduğu görülmektedir. Kıbrıs, uluslararası arenada Türkiye’ye karşı her zaman koz olarak kullanılmıştır. Türkiye ikinci Kıbrıs müdahalesinin ardından uluslararası arenada yalnızlaştırılmıştır. Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin AET ile ortaklık sürecini sekteye uğratan en önemli etkendir. Kıbrıs sorunu 2000’li yıllarda bile uluslararası gündemi meşgul etmektedir. Unutulmamalıdır ki karasuları ve kıta sahanlığı sorunları, 1974 sonrasında meydana gelen değişikliklerin Türk dış politikasına yansımalarıdır.

Kutluay Doğukan TAŞDEMİR
22.04.2020

KAYNAKÇA
Alaçam F. (1990).  Kıbrıs Sorunu Gelişmeler ve Görüşmeler. İstanbul: Sisav Yayınları.
Armaoğlu, F. (2018). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). İstanbul: Kronik Kitap.
Oran, B. (2016). Türk Dış Politikası (1919-1980). İstanbul: İletişim Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re