Ana içeriğe atla

Küçük Çocuklarda Toplumsal Cinsiyet Algısı ve Ailelerin Tutumu


Her toplumda kadın ve erkekten beklenen belli sorumluluklar ve davranış biçimleri vardır. Bütün bu beklentiler, toplumsal cinsiyet kavramı altında incelenir. Konunun asıl temeline inildiği zaman öncelikle çocukların toplumsal cinsiyet algısı nasıl şekillenir ve ailelerin bu duruma nasıl etkisi olur bunları düşünmek gerekiyor. Sosyal olarak oluşturulan “erkek” ve “kadın” tanımlaması, ev içinde oluşan her türlü günlük etkinlikte kendini göstermektedir (Hart, 1995; Akt. Dedeoğlu, 2000). Toplumsal cinsiyet rolleri bireye erken çocukluk döneminden itibaren aile içinde kazandırılmaya başlanır. Bu roller erkeklerin ve kadınların nasıl davranmaları gerektiğini ve görevlerini ortaya koyduklarından kız ve erkek çocukların davranışları, oyunları ve oyuncakları farklılaşır. Kız çocuklarının oyunları evcilik gibi anne ve aileyi model alan oyunlardan oluşur ve kız çocuklarına kadının yeri ve statüsünün ev içi alan ile sınırlı olduğu mesajı verilir. Öte yandan, erkek çocuklara sunulan oyuncaklar ise soyut düşünme ve mekanik beceriyi geliştirmeye yöneliktir. Böylelikle, erkek çocuğuna dış dünya ile daha fazla iletişim kurabileceği mesajı verilir (Gönenç ve diğ., 2002; Akt: Aktaş, 2011). Ailenin çocuklara verdiği eğitim bu açıdan oldukça önemlidir. Çocuk küçük yaştan itibaren ailesini gözlemleyerek ve onlardan öğrenerek kendine bir düşünce yapısı oluşturur. Örneğin renk seçimi yaparken bile kadın/ erkek renkleri olarak ayrılıyor. Kız çocukları için pembe, mor gibi renkler erkek çocukları için ise mavi, yeşil renklerini örnek olarak gösterebiliriz. Çocuklar belli kalıplar içerisinde yetiştiği için bu renklere yönelirler. Farklı bir renk seçmek istediklerinde ya da zaten önyargıları olan bir çocuk ise erkek/kadın işi olarak gördüğü için tercih etmezler.

Çocukların ilk olarak sosyalleştiği kurum aile olduğu için kültürel özellikleri, nasıl davranılması gerektiği ve bunun sonucunda toplum içinde nasıl uyumlu yaşanması gerektiği aktarılır. Her ailenin bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çocuğunun toplumdaki cinsiyet rollerine uyum sağlamasına yönelik bir tutum içinde oldukları gözlemlenebilir. Bu tutum sonucunda çocuğun kendine olan güveni azalabilir hatta karşı cinse saldırgan davranışlarda bulunabilir.

Ebeveynlerin küçük yaştan itibaren çocuklara geleneksel önyargıları öğreten bir tutumda olmalarının, cinsiyet eşitsizliğine ve yaşamı boyunca kuracağı sosyal ilişkilere yansıyacağını unutmamak gerekir. Çocukların gelişim sürecinde geleneksel rollere uyum sağlamasını beklemek yerine, çocuğun ilgisine göre hareket etmek, belli kalıplardan çıkmayı ve daha özgür düşünmeyi gerektirdiği için çocuğun kişilik ve sosyal yaşantılarına olumlu etkileri olacaktır.

Dilara Ahsen ÖZKAN
23.05.2020

KAYNAKÇA
- Güder, S. Y. (2014). Okul Öncesi Dönemdeki Çocukların Toplumsal Cinsiyet Algısı. Hacettepe Üniversitesi, Doktora Tezi ( Danışman: Doç. Dr. Güler Yıldız)
( Tez no:433144921)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re