Ana içeriğe atla

İş Hayatında Kadına Yönelik Eşitsizliklerin Bireysel Boyuttaki Özgürlüklere Etkisi


Kadına yönelik yapılan eşitsizliklere bakabilmek adına öncelikle küçük yaştan itibaren yaşanan eğitimde fırsat eşitsizliğine değinmek gerekmektedir. Geçmişte eğitim alma olanağı sadece bir kesim için geçerliydi. Okumak para gerektiren bir durum olduğu için öncelik toplumun yapısına göre erkeklerde olduğu için kız çocukları ikinci planda kalmıştır. Türkiye’de özellikle bölgesel olarak bakıldığı zaman küçük bölgelerde örneğin köy ve gelişmemiş bölgelerde eğitim olanakları zayıf kalmıştır. Bunun sonucunda kız çocuklarının okuma olanaklarını sağlayıp eşit bir konuma gelmesi zorlaşmaktadır. Geçmişten gelen eğitimsizliğin günümüz Türkiye’sinde de etkilerini görmek mümkündür.

Kadının eşit bir konumda olmasını zaman içerisinde etkilemiştir.  Eğitimde fırsat eşitsizliği sorununu çözmek adına Türkiye’de önemli gelişmeler olmuştur. Kız çocuklarının okutulması adına kampanyalar başlatılmıştır. Türkiye’de başlatılan bu kampanya sonucunda küçük köylerden büyük kentlere birçok kız çocuğuna yardımlarda bulunulmuştur. Köy enstitülerinin kurulmasıyla birlikte o dönemde birçok kadın okuma fırsatı bulmuştur. Profesyonel meslek sahibi olmaya başlamışlardır.

Örneğin doktorluk mesleğini yapmaya başlayan bir kadın sayesinde daha öncesinde toplumsal yapıdan kaynaklı erkek doktora gözükmek istemeyen kadınlar için daha özgür ve rahat bir ortam oluşmuştur. Kadınların eğitim alma imkânı sağlanmaya başladıktan sonra daha özgür bireyler yetişmeye başlamıştır. Aynı zamanda günümüzde kadınların iş yaşamında olmasının bir ihtiyaç olduğu anlaşılmaya başlanmıştır. Ülkemizde istihdam edilebilirlik fırsatı, eğitim düzeyi yükseldikçe artmaktadır. Bu nedenle işgücüne katılım oranı eğitim düzeyi ile birlikte artış göstermektedir. Yapılan araştırmalar kadınların eğitim düzeyi ile işgücüne katılım arasında belirgin bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Eğitim seviyesinin yüksekliği kadınların istihdamında daha fazla önem kazanırken erkeklerde daha az önemli olmaktadır  (Çakır, 2015).

Kırsal alanda öğrenim düzeyinin işgücüne katılım oranı üzerinde etkisi (üniversite düzeyi dışta tutulursa), kadınların çoğunun ücretsiz aile işçisi olarak çalışması nedeniyle daha az iken, kentli kadınlarda katılım oranı öğrenim düzeylerine karşı duyarlıdır. (Tansel, 2002: 6). Kadınlar açısından kırsal ve kentsel kesim arasındaki işgücüne katılım arasındaki farklılığın, kırsal kesimde tarıma dayalı ekonominin daha az insan sermayesi gerektirmesinden kaynaklandığı belirtilmektedir (Dayıoğlu ve Kasnakoğlu, 1997; 332). Kiren de (2007), çalışmasında kadınların işgücüne katılımlarını belirleyen en önemli etmenlerden birisini eğitim olduğunu, eğitim düzeyi arttıkça kadınların daha fazla işgücü piyasasında yer aldıklarını, fakat evli olmak ve 0-6 yaş arası çocuğa sahip olmanın kadınların işgücüne katılımlarını azalttığını tespit etmiştir. Kadın girişimciler üzerine yapılan bir araştırmada eğitim düzeyi yüksek olan kadınların çalışma yaşamında girişimci olarak yer alma konusunda daha istekli oldukları saptanmıştır. Buna göre kadını girişimciliğe çeken etmenler, daha belirgin olarak üniversite mezunu kadınlar için geçerli olmaktadır (Çakır,2015). Burada devreye giren en önemli kurumlardan biri ailedir. Evlenmeden önce eşiyle iş hayatında aynı statüye sahip olan bir kadın, evlendikten sonra bu statüsünü kaybetme olasılığı yüksektir. Geleneksel görüşler kadınların konumu ve eşitliği konusunda bir ön yargı ortaya koymaktadır. İş hayatına atılmak isteyen kadının görevi ev işleri, çocuk bakımı, eşine hizmet olarak görülmeye başlanır. Evlilik öncesinde eşit olan durumlar evlilik sonrasında kadına yönelik bir eşitsizliğe yol açmaktadır.

Eğitimini tamamlayan kadını bekleyen asıl sorun ise işe alım süreci ve iş hayatında karşılaştığı sorunlardır. Kadının evlenmesi ve çocuk sahibi olmasının toplum ve işverenin bakış açısında farklılıklara sebep olmaktadır. İşe başlayan kadın çocuk sahibi olduktan sonra statü kaybına uğramaktadır. Örneğin çocuklu bir kadının mesai saatlerine uyamayacağı gerekçesi, iş ortamında daha verimli olmaması gibi ön yargılar hâkimdir. Fakat çalışan ve ebeveyn olan erkeklere karşı tutum daha farklıdır. Çünkü Türk toplumunda aile yapısına göre evi geçindirmesi gereken asıl kişi erkektir. Bunun sonucunda kadın ikinci planda kalmaktadır ve bu durum eşitliğe uygun değildir. Dışardan çizilen özgür ve gelişmiş bir zihniyet yapısının yanında geleneksel ve ataerkil bir düzenle uğraşmak zorunda kalan bir kadın profili hâkimdir. Ataerkil bir toplumda özgürlükten bahsedilse bile eşitlik kavramı kadınların iş hayatında ve normal yaşantısında geçerli olmayacaktır.

İşe alımlarda alınan eğitim seviyesinin yanında cinsiyet ön plana çıkmaktadır. Bu eşitsizlik maaşlara da yansımaktadır. Türkiye’de çalışan kadınların çoğunlukla erkeklerden daha alt mevkilerde çalışması ve yükselememesi aldıkları maaşı etkilemektedir. Meslek gruplarını da bu durumda incelemek gerekmektedir. Üst düzey yönetici ve profesyonel bir meslek dalında çalışmakta olan kadının aldığı ücrette farklılıklar gözlemlenmektedir. Gelişmiş kentlerde çalışma fırsatları olmasına rağmen, kendini geliştirmiş bir kadın sosyal nedenlerden ve kalıplaşmış düşüncelerden dolayı güvencesiz ve eşit olmayan şartlar altında çalışmaktadır. Erkekler için özgürlük ve eşitlik kavramı daha fazla geçerliyken kadında ise özgürlük adı altında büyük bir eşitsizlik söz konusudur. Aynı zamanda geçmişten gelen eğitimsizlik sorunundan kaynaklanarak kadınlar meslek seçiminde daha alt kademede bulunan işlere yönelmek durumunda kalmaktadır. Bu durum ise ekonomik özgürlüklerini olumsuz etkilemektedir. Daha az maaş kazanan kadın toplumsal olarak ‘’muhtaç’’ gözüyle bakılmaktadır. Bu da kadının ‘’özgür’’ ama eşit bir yaşama sahip olmadığının göstergesidir.

Kadınların bir diğer yaşadığı sorun ise iş hayatında karşılaştıkları cinsel, duygusal taciz durumlarıdır. İşe kabul edildikten sonra bitmeyen bir sorunlar zinciri oluşmaktadır. İş hayatındaki sosyal çevre ve kadına yönelik bakış açısı yüzünden kadınlar kendi iradeleri ile seçtikleri işten ayrılmak durumunda kalmaktadır. Yaşanan bu tür sorunlardan sonra toplumsal boyutuna bakıldığı zaman kadının bir işte çalışmasının sorun olarak görüldüğü gözlemlenmiştir. Çünkü bir kesime göre kadının yeri ev ortamıdır. Geleneksel toplum düşünceleri ve modern yaşamın getirdiği eşitlik kavramı burada ters düşmektedir.

Bu konuda yapılan bir araştırmada, “tanıdıklarınız arasında çalıştığı işyerinde erkekler tarafından sözle veya hareketle rahatsız edilmiş genç kız veya kadın var mı?” sorusu sorulmuştur. Araştırmaya katılanların %14’ü soruya olumlu yanıt vermiştir. “Bu kişinin herhangi bir kimseye veya makama şikâyetçi olup olmadığın biliyor musunuz?” sorusuna bu %14’ün %20’si ancak şikâyetçi olduğunu belirtmiştir. “Bu şikâyetten bir sonuç alınabildi mi?” sorusuna yanıt verenlerin yarıya yakını alındığını, yarısı alınmadığını, iki kişi ise cinsel tacize uğrayan kadına kimse inanmadığı için intihar ettiğini belirtmiştir. Ayrıca işyerinde cinsel tacize uğramış kadın tanıdıklarının yarıdan fazlasının işten ayrılmak zorunda kaldığı belirtilmiştir. Bunun yanı sıra büyük çoğunluk, işyerinde taciz vakalarının şu veya bu şekilde kadınların çalışma hayatında yükselmelerine engel teşkil ettiği görüşünü savunmuşlardır (Topoğlu,2007).

Bu araştırma sonucunda çıkan sonuç, iş hayatında kadının cinsiyetinden dolayı çektiği sorunlar dışında iş hayatında profesyonel bir tutumun olmamasıdır.  Kadınların bu tür sorunlar yaşamasından sonra kadının çalışması durumuna toplum tarafından olumsuz bir algı gelmektedir. Aynı sorunu sadece kadın değil erkek de yaşamaktadır. Bu tür sorunlar bireyin hem özgürlüğünü hem de eşitliğini tehlikeye sokmaktadır. Çalışma ortamında yaşanan bu zorbalık sonrasında kadın iş hayatından geri çekilebilir ve toplumsal yaşamdan uzaklaşır. Kadınların bu tür sorunlar yaşamasından sonra bireysel haklarından mahrum kalması olası bir durumdur. Kadınların iş hayatında var olabilmesi için ve daha verimli bir çalışma ortamının sağlanabilmesi için öncelikle toplumsal bir değişim gerekmektedir. Türkiye’de sadece iş hayatında değil çoğu alanda ataerkil bir baskı gözlemlenmektedir. Buna çözüm olarak ilerisi için öncelikle küçük yaştan itibaren eğitimin önemi vurgulanmalıdır. Geleneksel modeller örnek alınmamalıdır. Örneğin Türk toplumunda erkeğin özgür olduğuna dair kadınınsa bir aileye, bir bireye bağlı olarak yaşaması gerektiği düşüncesi geçmişten beri var olan bir düşünce şeklidir. Kadının iş hayatında kendini gösterebilmesi adına devlet yeni politikalar düzenleyerek hem aile yaşantısına hem de kadının refah seviyesinin yükselmesi adına değişiklikler yapmalıdır. Hem Türkiye’de hem de dünyada bu tür eşitsizliklere hem kadınlar hem erkekler ses çıkartmaktadır. Çünkü ortada bir eşitsizlik söz konusu olduğunda sadece kadının iş hayatında değil aynı zamanda toplumdaki bütün insanları ilgilendiren bir eşitsizlik söz konusu haline gelmeye başlamaktadır.

Cinsiyet ayrımcılığının önüne geçebilmek açısından, kadın çalışanların da ev yaşamıyla iş yaşamını birbirine karıştırmamaya özen göstermeleri, kariyer yolunda ilerlerken kendi kararlarını kendilerinin verebilmeleri, hedefe yoğunlaşabilmeleri; yeteneklerini zorlayarak vazgeçmeden devam etmeleri, kariyer engellerini aşarak karar verici konuma ulaşan kadın yöneticilerin ise; kendileriyle çalışan kadınları özellikle sahiplenmeleri, desteklemeleri, yönlendirmeleri ve hangi cinsten olursa olsun, motivasyonu yüksek ve yetenekli kişilerin önünü açmaları beklenmektedir. Bu çerçevede, eğitim odaklı sorunların halledilmesi, kadınların ülkenin ilerlemesine katkısını artıracak yasal tedbirler ve örgütlenmelerin hızlandırılması önemlidir. Eğitim seviyesi yükselen kadının bilgiye kolay ulaşımı ile aile içindeki konumlarından başlamak üzere iş hayatındaki pozisyonuna varıncaya kadar birçok olumlu toplumsal yansımaları olacaktır. Ayrıca, kamusal politikalar kapsamında oluşturulacak yasal düzenleme ve tedbirler ve konuya ilişkin sorunların çözümüne ilişkin mekanizmaların işletilmesiyle beraber ortaya çıkacak uygulamalar, iş hayatında kadın-erkek eşitsizliğine dayalı kadın ayrımcılığının da önüne geçmede önemli bir etken olacaktır (Altınok ve Gedikkaya, 2017).

Dilara Ahsen ÖZKAN
24.06.2020

KAYNAKÇA
-Altınok, G. & Gedikkaya, F. (2017). İş hayatında kadın yöneticilere ilişkin cinsiyet ayrımcılığı: Türkiye için bir değerlendirme. (Özel Sayı). Yasama Dergisi, 1(31).
-Çakır, Ö. (2015). Türkiye'de Kadının Çalışma Yaşamından Dışlanması. Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 0 (31) , 25-47.
-Topoğlu, S. (2007). Kadın İstihdamında Fırsat Eşitsizliği Toplumsal Dışlanmışlık; Türkiye-AB Karşılaştırması. (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul Üniversitesi. (Danışman: Prof. Dr. Mehmet Altan). (Tez no: 2501906740)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re