Ana içeriğe atla

Workin Moms: Kusursuz Annelik Olgusu Yerine Güçlü Kadınlar

 


Workin Moms dizisi karakterlerinden biri olan Kate’den hareketle toplumsal cinsiyet konusu bağlamında değerlendirmeye çalışacağım. Dizi Kanada yapımı olmakla beraber, o bölgenin kültürel yapısı ve aile ilişkileri hakkında bilgi verirken aynı zamanda sadece Kanada’ya özgü olmayan ve izlerken toplumsal cinsiyet rollerinin ne kadar yaygın olduğunu ve kadınların hep mücadele içerisinde olduğunu düşünmeme sebep oldu ve kendi yaşadığım toplumla kıyaslayabildim. Dizi dört kadının çocuk sahibi olduktan sonra iş, aile ve kişisel yaşantısında ne gibi değişiklikler olduğunu ele almaktadır.


Dört anne belli aralıklarla bir eğitmen aracılığıyla buluşarak bu süreçte olan sorunları konuşurlar. Bazen de kadınların arasındaki fikir ayrılıklarının da üzerinde durmuşlardır. Örneğin bir annenin sütü gelmediği için, erken dönemde mamaya geçiş yapmak istemesi bir başka anne tarafından eleştirilip ‘’yetersiz anne’’ tanımlaması yapılmıştır. Yani annelik olgusunun içinde bile belli bir kurallar bulunmaktadır. Kadınlar her ne kadar toplum içinde annelere dayatılan tutumları eleştirse de kendi içlerinde de bu duruma düştükleri anlarda vardı. Anne olan kadına karşı toplum içerisinde belli başlı kurallar hâkim olmaktadır. Bu dizide bir kadın anne olduğu için yapması gereken, hissetmesi gereken şeylerden vazgeçmemesi gerektiği ve buna başkaldıran bir kadın profili çizilmektedir.


Dizide dört kadından biri olan Kate, bir çocuk sahibi olduktan sonra çalıştığı reklam şirketinden izne ayrılmıştır. Kariyerinin en verimli zamanlarında işi bırakıp tekrar aynı şekilde geri dönmek istemektedir. Kocası bu isteği karşısında onu desteklemektedir. Bu kısımda Türkiye ile karşılaştırmalar yaptım. Türkiye’de kadın anne olduktan sonra kadının yeri evdir düşüncesinin altı çizilmektedir. Anne olan kadınlar belli bir süre için işten ayrılmayı düşünüyor olsalar bile, hem ailesinin hem de genel olarak toplumun ona dayattığı düşünce sistemlerinden dolayı çoğu kadın kariyer hayatına erken yaşta uzun soluklu molalar vermektedir ya da bir daha iş hayatına geri dönmemektedirler. Kate ise işine dönmektedir, işe geri döndüğü zaman, kariyerinde verimli zamanlarını yaşayan Kate gibi, bir erkekte işe alınmıştır. İşe geri dönmesiyle birlikte aralarında rekabet ortamı başlar. Yapılan toplantılarda Kate’in anne olmasından dolayı işte verimliliğin azalacağına dair konuşmalar geçmektedir.


Dizide dikkatimi çeken bir diğer konu ise şirketin içerisinde anne kadınlar için uygun bir ortam bulunmuyor oluşuydu. Kate’in odası tamamen camla kaplı bir odaydı ve çocuğuna süt götürmek için tuvalette süt pompalarını kullanmak zorunda kalıyordu. İş yerinde anne olan kadınlar için uygun ortam sağlanamamıştı.


Kate’in şirkete geri dönmesiyle birlikte yapılan işler ve verim artmaktadır. Bunun sonucunda Kate için yeni bir iş teklifi gelir. Şirket onu başka bir yerde iş yapmak için göndermek ister. Fakat Kate’in anne olmasından dolayı düşünmesi için ona süre verirler. Kate kocasına danışmadan bu teklifi kabul eder. Bu kısımda düşündüğüm zaman Türkiye’de kadın kişisel olsun ya da olmasın eğer evliyse kocasına değilse de ailesine danışmak ‘’zorundadır’’ algısını gözlemlemekteyim. Bu dizide ise kadının özgür bir biçimde karar alabilme yetkisi dikkatimi çekti. İşi kabul ettiğini kocasına daha sonra söylediğinde ise kocası tekrardan çocuk istediğini ve bu yüzden kalması gerektiğini belirtir. Kate bunu kabul etmez ve kendi düşüncelerini ve isteklerini belirtir. Sonuç olarak işi kabul edip gider.


Fakat oraya gittiği zamanda başka sorunlar ortaya çıkar. Gittiği şirketin patronu bir kadın ve aynı zamanda annedir. Katı kuralları olan bu patron Kate’in özel hayatının işleri etkilememesini belirtir. Önemli bir toplantı aşamasındayken bir telefon gelir. Arayan kişi Kate’in eşidir ve çocuğunun hastalandığını hastanede olduğunu söyler. Telefonda gelmesini belirtmediği halde yine de ne yapacağını bilemediği söyler. Kate bu telefon görüşmesinden sonra uzun zamandır istediği projeyi yarıda bırakıp dönmek zorunda kalır. Patronu bu duruma sert tepki verir ve kalmasını söyler. Kendisinin de anne olduğunu fakat buralara gelebilmek için fedakârlık yapması gerektiğini söyler.


Buradaki fedakârlık olgusu dikkatimi çekti. Kadın iş hayatında bir kademe atlayabilmek için aile yaşantısından ya da kişisel isteklerinden vazgeçmesi gerektiğine dair bir algı vardır. Kadının iş hayatı tercihlerine bağlı olması gerekmektedir. Erkeklerin çalışma hayatında ailevi meseleler devreye girdiği zaman bu durum normal karşılanmaktadır. Tüm bu olumsuz koşullara rağmen dizide Kate yaptığı işlerle adını söz ettirmesiyle güçlü anne değil, güçlü kadın mesajını vermektedir. Aynı zamanda mükemmel anne imajı çizmek yerine her anne olan kadının yaşadığı sıkıntıları dizide görmek oldukça mümkündür. Anne olduktan sonra kadının diğer rollerini arka plana itmek istememesi ve iş, aile yaşantısında baskın bir karakter olmaya çalışmasını oldukça fazla gözlemledim.


Dizinin önemli bir karakteri olan Kate üzerinden dizinin vermek istediği mesajı yorumlamaya çalıştım. Sonuç olarak bu dizide hem Kanada’da yaşanan olgulara hem de her toplumda var olan aşılması zor kalıplaşmış düşünceleri farklı yönden incelemişlerdir. Kadın anne olduktan sonra her şeyi bir arada tutmaya çalışan bir birey olmak zorunda değildir. İş hayatı, özel hayatı ve çocuk doğduktan sonra bakımı mükemmel bir şekilde ilerlemeyebilir. Bu onu eksik anne ya da yetersiz bir eş yapmaz. Bu dizide anne kavramını kutsallaştırmak yerine kadının gücü ön planda tutulmuştur. Bir kadının özgür bir birey olduğunu ve yeri geldiğinde eşine bile danışmak zorunda kalmadığının altını çizmeye çalışmaktadırlar. Kalıplaşmış cinsiyet rollerini eleştirerek kadınların nasıl istiyorlarsa öyle davranmaları gerektiği mesajını verdiklerini düşünüyorum. Dizi gündelik hayatımızda farkında olduğumuz ve fark edemediğimiz baskı ve detayları işleyerek bir farkındalık kazandırmaktadır.

 

Dilara Ahsen ÖZKAN

21.02.2021

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cumhuriyet Döneminde Gerçekleştirilen Laiklik Politikaları: Eğitim Örneği Üzerinden

GİRİŞ Laiklik, yönetim ilkelerinin, dini esaslara dayalı örf ve adetlere göre değil, akıl ve bilim ışığında düzenlenmesi gerektiğini savunan bir prensiptir. Aynı zamanda laiklik, çağdaş bir toplum yaratmak için gerekli olan mekanizmalardan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikleşme süreci belirli politikalarla, birbirini takip eden planlı adımlarla tamamlanmıştır. Bu süreçte çok fazla muhalif ses olsa da, Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaşma yoluna çıkarmıştır . Laiklik anlayışına ilişkin tartışmaların kökenini, Tanzimat Döneminde tercüme odalarının kurulması ve buralarda batı dillerini öğrenen yeni bir kuşağın ortaya çıkmasına dayandırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası Teşkilat-ı Kanunu’nda da laiklik kavramı yer almıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında tanımlanan laikleşme, Türkiye’de bir dizi reformlar silsilesiyle gerçekleşmiştir. Aş

İngiltere'nin Yatıştırma Politikası

  Yatıştırma (appeasement) en genel ifadeyle dış politikanın olağan unsurları olan müzakere ve pazarlığın bir sonucudur (Berrige & Llyold, 2012: 21). Kavramın ilk anlamı, birtakım yanlışlıkları gidermek veya barışa ilişkin koşulları oluşturmak amacıyla bazı ‘makul’ ödünler vermek olarak açıklanmaktadır. İkinci anlamı ise barışı korumak üzere, potansiyel saldırganın isteklerini karşılamaktan çok artırmakla sonuçlanan ‘aşırı’ ödün vermek olarak ifade edilmektedir (Embel, 2019: 1). Yatıştırma kavramının ilk anlamında kullanımına örnek olarak, Robert Gilpin’in 1981’de yayımladığı War and Change in World Politics kitabında bahsettiği, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İngiltere'nin yükselmekte olan ABD'ye karşı izlediği politika verilebilir (Gilpin, 1981: 193-194). Gilpin’e göre yatıştırma, İngiltere ve ABD arasındaki düşmanlığın sonra ermesine ve iki ülke arasındaki müttefikliğin temellerinin atılmasına vesile olmuştur. Yatıştırma kavramının ikinci anlamında kullanımı ise ul

İhanetin Kehaneti: Son Akşam Yemeği

  Leonardo da Vinci’nin eserlerinin ününü hepimiz biliriz. Ancak Mona Lisa kadar ünlü olmasa da bir o kadar değerli olan bir da Vinci eseri daha var, ki o da Son Akşam Yemeği’dir. Bir tablo sanılsa da, bu eser aslında Milano yakınlarındaki Santa Maria delle Grazie isimli kilisenin duvarına yapılmış bir fresktir. Eser bugüne gelene dek oldukça yıpranmış ve deformasyona uğramıştır. Ancak vermek istediği mesajlar hala oldukça görünür ve canlıdır. Her şeyden evvel bu fresk, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce yakalanışından önceki gece havarileriyle yediği son akşam yemeğini tasvir etmektedir. Yemekte Hz. İsa ile birlikte 13 kişinin sureti yer almaktadır. Hristiyanlarca kutsal kabul edilen ekmek ve şarap ikilisinin masada görüldüğü resimde belli bir duruma dikkat çekilmektedir. Resimde tasvir edilen sahne Hz. İsa’nın “İçinizden biri bana ihanet edecek.” dediği andır. Tüm havariler buna farklı bir tepki verirken Hz. İsa ise nispeten üzüntülü ve güveni sarsılmış bir halde tasvir edilmektedir. Re